05182022Çrş
Last updatePzt, 11 Nis 2022 9pm

Meta fizikçinin bunalımı

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Varoluş'a Doğru

 

Büyük düşünür-ozan Porphyre Eglantine çapraşık ve derin anlamlı yazılarıyla geniş bir ün yapmıştır ama, en çok ölümsüz şiiri Chant du neant (Hiçliğin Türküsü) ile tanınır.

Koca bir çölde

Sonsuz bir kum denizinde,

Arıyorum

Yitik yolu arıyorum

Bulamadığım yolu.

Bir orada, bir burada

 

Bütün yönlerde ruhum

Bulamıyor aradığını.

Bu korkunç boşlukta

Bu sonsuz boşlukta,

Her yanım kum

Alabildiğine parlak, boğucu

Kumlar uzanıyor çevrenin sonuna değin

Sonra bir ses duyuyorum

Tatlı, gür ve kahredici

Diyor ki bana:

"Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!

Bir ruh sanıyorsun kendini

Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte

Yitmiş de değilsin

Bir hiçsin yalnızca

Yoksun sen."

Gerçi oldukça ünlü bir şiir bu Chant du neant, ama nasıl bir ortam içinde yaratıldığını, ne gibi olaylara yolaçtığını bilen azdır sanırım.

Porphyre çocukluğundan beri duyguluydu; olmadık şeyleri dert edinirdi kendine. Varolmadığı korkusu sarmıştı yüreğini. Aynaya her bakışında imgesini göremernekten korkardı. Bu korkusunu dağıtmak amacıyla bir felsefe yarattı sonunda. Genellikle kuşkularını bir yana itebiliyordu böylece; ama Hiçliğin Türküsü' ndeki o birden her şeyi yıkan görüntü ozanın bu konudaki başansızlığını gösteriyor bize. Porphyre bu uğursuz sesi susturmak için her ne pahasına olursa ol.sun VAROLMAYA karar verdi.

İç gözlem ve dış gözlem ona hiçbir şeyin acı kadar gerçek olamayacağını öğretmişti; varolması için acı çekmesi gerekiyordu. Porphyre büyük acılar bulmak umuduyla yollara düştü. Güney Kutbunda tek başına bir kış geçirdi. Sonu gelmeyen gece ona geleceğin karanlık görüntülerini esinledi.

Nazi Almanya'sında kendini Yahudi diye tanıtarak türlü işkencelere katlandı. Ama tam ·bu işkenceler dayanılmaz bir hal almışken toplama kampına Poe'nun kuzgunu geldi sıçraya sıçraya, Mallarme'nin sesiyle o korkunç tekerlerneyi haykırdı: "Acı çekmiyorsun sen;

Bir hiçsin yalnızca; Sen yoksun!"

Sonra Rusya 'ya gitti Porphyre. Orada da Wall Street' den(!) yollanmış bir casus süsü verdi kendine. Bu yüzden bir kışı da Beyaz Deniz kıyılannda ağaç kesmekle geçirdi. Açlık, yorgunluk, soğuk her gün biraz daha iliklerine işledi. Eh bu gidişle bir gün varolurum elbet, diye düşünüyordu kendi kendine. Ama hayır! Kışın son gününde, karlar tam erimeye yüz tutmuştu ki uğursuz kuş bir kez daha göründü, bir kez daha haykırdı o korkunç sözleri.

Belki de, diyordu Porphyre, arayıp bulduğum bu acılar sudan şeylerdi. Gerçek mutsuzluğu duymak için acılanma bir de utanç katmalıyım. Bu yeni düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla kalktı Çin'e gitti. Orada Komünist Partisi'nin gözde üyelerinden güzel bir Çinli kıza deli gibi tutuldu. Sonra sahte belgeler düzenleyerek onu İngiliz hükümetine gizli ajanlık yapmakla suçladı. Korkunç işkencelerle gözleri önünde öldürdüler kızcağızı. O zaman "Şimdi gerçekten acı çekmiş sayılınm." diye düşündü ozan, "Sonuna değin çılgınca sevmiştim bu kızı; kendi korkaklığım kendi alçaklığımla bu korkunç sona sürükledim onu. İnsanoğlunun dayanahileceği acılann en büyüğü olsa gerek." Ama hayır! Elini kolunu bağlayan buz gibi bir korkuyla donakaldı Porphyre. Kader Kuşu yine gelmiş, kendisini Paris edebiyat çevrelerine tanıtan ölümsüz ozanın sesiyle yine o korkunç sözleri haykırmıştı. Kuş uçup gitmeden Porphyre bütün gücünü toplayarak yüreğindeki umutsuzluğu dile getirdi. "Ey Kuzgun," diye haykırdı, "söyle bana, varolduğuma seni inandırmak için ne yapayım?" Kuzgun bir tek sözcükle karşılık verdi buna: "Ara", sonra da yok oldu ortadan.

Böylece yeniden aramaya koyuldu Porphyre. Ama bu arayışı bütün gücünü kapsadı sanmayın. Bu süre boyunca yine bir düşünür-ozan olarak her yerde, özellikle gizli çevrelerde hayranlık topladı. Çin'den dönüşünde şeref üyesi olarak Paris'teki Felsefe Kurultayına çağınldı.

Toplantı günü herkes salonda yerini almıştı; yalnız başkan yoktu ortada. Porphyre tam sabırsızlanmaya başlamıştı ki birden kuzgun girdi içeri, geçip başkan yerine oturdu. Sonra ozana dönerek bütün üyelerin duyabileceği çınlayan bir sesle, "Senin felsefen yok aslında, senin felsefen bir hiç!" diye bağırdı. Bu sözleri duyan

Porphyre'in yüreğini en acı yaşantılarının bile veremediği derin bir umutsuzluk kapladı. Yığılıverdi olduğu yere.

Kendine geldiğinde kuşun ağzından ne zamandır öztemini çektiği sözlerin döküldüğünü duydu: "Yeter artık, acı çekiyorsun; Yeter, varsın."

O sırada gözlerini açtı Porphyre. Rahat bir soluk aldı; gördüğü bir düştü yalnızca.

Ama o gün bugündür felsefe üstüne ne bir söz söyledi ne de bir şey yazdı.

ll

 

METAFİZİKÇİ'NİN

BUNALlMI

Retro Me Satanas(l)

Arkadaşım Andrei Bumblowski şimdi yalnız adı kalan bir Orta Avrupa Üniversitesinde Felsefe Profesörlüğü yapmıştı. Bildim bileli garip bir saplantısı vardı zavallının. Ben daha çok sağduyurola hareket eden bir insanım. Hayatta doğru yolu bulmak için hep mantığa başvurulmasına karşıyım. Mantık bence eğlenceli tartışmalarda karşıt düşünceyi savunanları sinirlendinnede işe yarar en çok. Ama Bumblowski hiç de bu düşüncede değildi.

Mantığı onu nereye sürüklerse oraya giderdi. Garip (1) "Şeytan benden uzak dur." şeyler gelirdi başına bu yüzden. Tartışmalara kanşmaktan pek hoşlanmadığı için gerçek düşüncelerini yakın arkadaşlan bile doğru dürüst bilmezdi. Yalnız kimsenin gözünden kaçmayan bir gerçek vardı ortada. Bumblawski devamlı olarak "değil" ve bunun anlamdaşları gibiolumsuzluk belirten sözcükleri kullanmaktan sakınırdı.

Örneğin "Bu yumurta taze değilmiş" dememek için, "Bu yumurtanın içinde birtakım kimyasal değişimler olmuş" derdi; "Aradığım kitabı bulamıyorum" diyecek yerde "Bulduğum kitaplar aradığımdan başka" derdi; ya ·da "Öldürmeyeceksin" yerine "yaşam'a değer vereceksin" sözünü kullanırdı. Kendine özgü birtakım kalıplar içinde yaşayıp gidiyordu adamcağız; ama temiz bir yaşamdı bu. Neden bilmem severdİm onu, o da bilirdi kendisini sevdiğimi. Sonunda bana içini dökerek aşağıdaki olayı anlatmasının da gerçek nedeni bu olmalı.

Bumblowski'nin bu i􀇍ginç yaşantısını olduğu gibi yazıyorum:

Hastaydım o gün; ateşler içinde kıvranıyordum.

Ölümle kucak kucağaydım sanki. Düşümde kendimi cehennemde gördüm. Pek de imkansız di yemeyeceğim olağan dışı şeyler olup bitiyordu bu cehennemde. Örneğin, bir takım lanetliler buraya ilk gelişlerinde kağıt oyunlaoyla vakit öldürmeye heveslenirler; sonsuzluğu kısaltabileceklerini sanırlar böylece. Ama çok geçmeden çabalarının boşuna olduğunu anlarlar. Çünkü ellerindeki iskambil destesini ne kadar karıştırsalar kağıtların düzeni, maça asından kupa papazına değin hep aynı kalır. Bu cehennemde olasılık (Probabilite) öğretisini benimseyenler için özel bir bölüm vardır. Burada yalnızca birkaç maymun ve içine kağıt. geçirilmiş birtakım yazı makineleri bulunur. Maymunlardan biri, bir yazı makinesinin tuşları üstünde gezinecek olsa makine rastgele Shakespeare'in sonelerinden birini yazıverir kağıda. Fizikçiler için ayrılan bölümde ise başka bir işkence uygulanır.

Burada birtakım çaydanlıklar ve yanan ateşler vardır. Ama çaydanlıklar ateşe konunca içlerindeki su taş gibi donar kalır. Bir de havasız odalar vardır. Ama fizikçiler hiçbir zaman hava girsin diye camları açmaya kalkışmazlar. Daha önce denemişlerdir çünkü; bir tek cam açsalar odadaki havanın olanı da uçup gider, içeride tam bir boşluk kalana değin. Cehennemde oburlara da özel bir yer ayrılmıştır. Bu adamlar için en usta aşçılar en güzel yemekleri hazırlarlar. Ama bir obur önüne konan biftekten şöyle kıvançla bir lokma alacak olsa tadının çürük yumurtaya benzediğini farkeder. Yumurta yemeye kalksa çürük patates yemiş gibi olur.

Hume'un felsefesini karşıt tezlerle çökerten düşünürler için özel bir işkence hazırlanmıştır. Bu dik kafalı düşünürler cehennemde bile akınanmamışlardır bir türlü. Tümevanma sanki bir hayvan içgüdüsüyle bağlıdırlar. Ama ne zaman türnevarım yoluyla bir vargıya ulaşsalar ardından bu vargıyı çürüten bir durumla karşılaşırlar. Bu yalnızca lanettenişlerinin ilk yüzyılında uygulanan bir işkencedir.

Yüzyıl sonra tümevarımlarının artık hep çürütüleceğini anlar ve bunu beklerler. Ama boşuna; bekledikleri tepki bir türlü gelmez - Yüzyıl daha geçip de düşünürler tümevarımlarının çürütülmeyeceği kanısına kapılana değin. Sonsuzluk boyunca süregelir bu şaşırtmacalar; hem de gittikçe daha yükselen bir mantık düzeyinde.

Yaşamları boyunca kitleleri peşlerinden sürüklemeye alışmış söylevciler için ayrı bir işkence uygulanır. Gerçi konuşma yetenekleri yerindedir bunların. Bir alay da dinleyici sıralanmıştır karşılarına. Ama ne söyleseler bir yel eser götürür; bir türlü duyuramazlar seslerini. Dinleyiciterin kulağına nereden geldiği belirsiz birtakım yavan sözler ulaşır yalnızca.

Bu cehennemin tam ortasında Şeytan oturmaktadır.

Onun katına ancak ileri gelen lanetliler kabul edilir. Cehennem ülkesinde Şeytan'ın bulunduğu yere yaklaştıkça daha da umulmaz şeylerin gerçekleştiği görülür. Şeytan 'ın kendisi aklın alabileceği en büyük olasızlıktır; en katıksız hiçliktir O, yokluğun ta kendisidir. Ama hep değişme halindedir.

Felsefe alanındaki ünümden dolayı Karanlıklar Ülkesinin

Prensi ile görüşmeme izin verdiler. Şeytan' ın der Geist der stets veneint, başka bir deyimle Olumsuzluğun

Özü olduğunu daha önce kitaplarda okumuştum.

Ama onu yakından görünce şaşmaktan kendimi alamadım yine de. Aklının olumsuzluğu bir yana varlığı da olumsuzdu Şeytan'ın. Gövdesi tam bir boşluktan meydana gelmişti. Öyle bir boşluk ki bu, içinde bir tek atom bulunmadığı gibi, bir ışık noktası bile yok. Aklın alamayacağı olağanüstü bir rastlantıya borçlu varlığı, bu boş gövde. Çünkü ne zaman bir atom içine yönelecek olsa, rastgele başka bir atomla çarpışıp yolunu değiştiriyor. Bu boşluğa hiç bir ışık girmediği için, görünüşte rengi kapkara.

Ama bizim bildiğimiz gibi şöyle böyle bir kara değil bu; bütün bütün, katıksız bir kara. Bu kara boşluğun bir de biçimi var. Bizim tam Şeytan'a yakıştırdığımız biçim; boynuzları, keçi ayakları kuyruğu, her şeyiyle. Cehennemin her yanı alevlerle kaplı. Bu aydınlık ortam içinde o kapkara gövdesiyle korkunç ve görkemli bir görünüşü var Seytan' ın. Hiç yerinde durmuyor. Varlığını meydana getiren boşluk hep hareket halinde. Bir şeye kızdı mı çöreklenmiş kuyruğunu öfkeli bir kedi gibi sallıyor.

Şeytan ara sıra yeni ülkeler almak üzere yola çıkar.

Giderken pırıl pırıl bir ak zırh geçirir sırtına, böylece içindeki boşluğu gizlemiş olur. _Yalnız gözlerini açıkta bırakır bu giysi; gözlerinden hiçlik ışınları fışkırır Şeytan'ın. Bu hiçlik ışınları nerede bir olumsuzlukla karşılaşsafar, nerede bir yasaklama, engelleme kültü görseler Seytan' a uymaya hazır olanların yüreğine işlerler. Tüm olumsuzluklar ondan çıkar, bir sürü gerçekleşmemiş dilekle ona dönerler .yine. Bu gerçekleşmemiş dilekler tutsak edilir. Onun bir parçası olurlar artık. Böylece Şeytan'ın gövdesi durmadan genişler; o da tüm evreni doldurana değin büyüye􀇎eğim diye gözdağı verir çevresine.

İlkeleri yasaklamalardan, yapma-etmelerden ibaret olan töreciler, istemlerini korkularına tutsak eden güçsüz adamlar, buyruğu altında yaşayanları korkudan titreten derebeyleri hep zamanla Şeytanın birer parçası olup çıkarlar. Şeytan'ın çevresinde Panteizm'in yerine Pandiabolizm'i getiren bir sürü dalkavuk düşünür toplanmıştı.

Bu adamlar 'varlık' denen şeyin yalnızca görünüşte kaldığını, yokluğun tek gerçek olduğunu savunurlar.

'Görünüm'ün yokluğu bir gün ortaya çıkacak diye düşünürler.

O zaman varlık sandığımız şeylerin aslında Şeytan'sal töz'den kopmuş birer parça olduğu anlaşılacakmış.

Bu metafizikçiler söz cambazlığında gerçi pek ustaydılar ama, yine de beni kandıramamışlardı: Yaşadığım süre boyunca otoritenin ezici baskısına karşı durmuşumdur.

Bu alışkanlık besbelli cehennemde de yakarnı bırakmamıştı. Dalkavuk metafizikçilerle tartışmaya başladım. Sesime hem arkadaşça, hem bilgiçce bir ton vererek, "Bu söyledikleriniz çok saçma," dedim. "Yokluğun tek gerçek olduğunu savunuyorsunuz. Tapındığınız bu kapkara boşluğu bir varlıkmış gibi gösteriyorsunuz. Kısacası, yokluğun varolduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz beni. Oysa tam bir çelişme bu. Cehennemin alevleri ne denli yakıcı olsa, yine de böyle bir çelişmeyi kabul ederek düşünsel varlığıını alçaltamam."

Bu sırada Dalkavukların Başı söze karıştı: "Çok hızlı gidiyorsun dostum," dedi. "Yokluğun varolmadığınımı göstermeye çalışıyorsun bize? Ama senin varlık niteliğini yakıştıramadığın şey nedir aslında? Eğer yokluk gerçekten yoksa, gerçekten hiçse, üstüne söylenen herhangi bir söz de yersizdir, boştur. Senin yokluk için yoktur demen saçma bu yüzden. Cümle yapısının mantıklı bir şekilde nasıl çözümlendiğini pek bilmiyorsun anlaşılan. Oysa bunu daha çocukken öğrenmiş olman gerekirdi.

Bilmez misin ki, her cümlenin bir öznesi vardır ve eğer bu özne yok olsa, cümlenin hiçbir anlamı kalmaz. Bu yüzden sen, büyük bir hevesle, yok olan Şeytan'ın varolmadığını söylerken kendi kendinle çelişıneye düşüyorsun."

Ben, "Sanırım siz uzun zamandır buradasınız." dedim.

"Bu yüzden de birtakım eskimiş öğretilere bağlı kalmışsınız anlaşılan. Her cümlenin bir öznesi olması gerektiğinden, söz ediyorsunuz. Oysa bütün bunlar modası geçmiş şeyler bugün. Ben 'Yok olan Şeytan aslında yoktur' dediğim zaman ne Şeytan'dan, ne de yok olandan söz ediyorum.

Yalnızca 'Şeytan' ve 'yok olan' sözlerini söylemiş oluyorum. Ama sizin bu saçmalıklarınız büyük bir gerçeği gösterdi bana. O da, 'değil' sözcüğünün ne kadar anlamsız ve yersiz olduğudur. Bundan böyle 'değil' sözcüğünü kullanmayacağım hiç."

Bu sözlerim üzerine, bütün metafizikçiler katıla katıla gülmeye başladılar. Sonra da beni birbirlerine göstererek,

"Şuna bakın, nasıl da kendi kendine çelişmelere düşüyor," dediler. "O lumsuzluktan kaçınmak için uydurduğu şu yasaya bakın. Değil sözcüğünü hiç kullanmayacakmış!" Çok sinirlenmiştim, ama belli etmemeye çalışıyordum. Her zaman yanımda taşıdığım sözlüğümü cebimdem çıkardım. İçindeki bütün olumsuzluk belirten sözcükleri karaladıktan sonra onlara dönerek, "Bundan böyle konuşmalarımda yalnızca bu geri kalan sözcükleri kullanacağım" dedim. "Bu sözcüklerin yardımıyla evrendebulunan her şeyden söz edebileceğim. Ama bunların hepsi Şeytan'dan başka şeyler olacak. Bu Cehennem ülkesinde Şeytan herkesin gözünü korkutmuş; parlak zırhına bakıp onu bir varlık sanıyorlar. Oysa zırhın altında yatan yalnızca kötü bir dil alışkanlığıymış. 'Değil' sözcüğünü dilimizden atabilirsek, Şeytan'ın imparatorluğu sona ermiş demektir." Bu tartışma boyunca Şeytan sinirli sinirli sallıyorrlu kuyruğunu. Gittikçe artan bir öfkeye kapıldığı belliydi. Çukur gözlerinden yabancı bir karanlık fışkırıyordu. Ama sonunda ben onu "kötü bir dil alışkanlığı" olarak tanımlayınca korkunç bir patlama duyuldu birden. Her yandan hava akınaya başladı o Şeytan denen boşluğun içine; o ürkünç görüntü yokoluverdi ortadan. Cehennemin hiçlik ışınlarıyla daha da bulanıklaşan boğucu havası, sanki büyülü bir el değmişçesine birden açılıverdi. Bize maymun ve yazı makineleri gibi görünen şeylerin aslında sanat eleştirmenleri olduğu anlaşıldı. Çaydanlıklar kaynamaya, iskarnbil kağıtları karışmaya, camlardan içeri temiz hava girmeye başladı; bifteklerin tadı da bifteğe benziyordu artık. Bütün benliğiınİ saran sonsuz bir özgürlük sevinci içinde uyandım. İlk bakışta bir çılgınlık nöbetini andmyorsa da, gördüğüm düşte ders alınması gereken bir gerçek payı olduğunu anlamıştım. Uyandıktan sonra ateşim de düştü, ama senin çılgınlık nöbeti diyeceğin şey, hiç bırakmadı yakamı. Bir sapiantı oldu kaldı bende.

 


Yorum ekle


Bertrand Russell

 
Born
Bertrand Arthur William Russell

18 Mayıs 1872
Trellech , 
Monmouthshire ,
Birleşik Krallık 
Vefat etti 2 Şubat 1970 (97 yaşında)
Penrhyndeudraeth ,
 Caernarfonshire , Galler, Birleşik Krallık
milliyet ingiliz
Eğitim

Trinity Koleji,

Cambridge (BA, 1893)

Eş (ler)
  • Alys Pearsall Smith
    m,  1894; div.  1921)
  • Dora Black
    m,  1921; div.  1935)
  • Patricia Spence
    m,  1936; div.  1952)
  • Edith Finch ( m.  1952)
Ödüller
  • De Morgan Madalyası (1932)
  • Sylvester Madalyası (1934)
  • Nobel Edebiyat Ödülü (1950)
  • Kalinga Ödülü (1957)
  • Kudüs Ödülü (1963)
 
çağ 20. yüzyıl felsefesi
bölge Batı felsefesi
Okul
  • Analitik felsefe
  • Aristotelianism
  • şarlatanlık
  • Dilsel dönüş
  • Temelcilik 
  • Mantıksalcılık
  • Predicativism
  • Dolaylı gerçekçilik
  • Yazışmalarda doğruluk teorisi
  • Faydacılık
Kurumlar

Trinity College, Cambridge , 

Londra Ekonomi Okulu

Doktora öğrencileri Ludwig Wittgenstein
Ana ilgi alanları
  • bilgi kuramı
  • ahlâk
  • mantık
  • matematik
  • metafizik
  • felsefe tarihi
  • dil felsefesi
  • mantık felsefesi
  • matematik felsefesi
  • akıl felsefesi
  • algı felsefesi
  • din felsefesi
  • Bilim Felsefesi
Önemli fikirler

Sitedeki yazıları

Sorgulayan denemeler

İyi insanların yol açtıkları kötülükler

Psikoloji ve Politika

- On emir

İmza
 
Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses