06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

Keynes kimdir? 1.bölüm gençliği

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Keynes, Victoria ve Edward dönemi İngilteresi'nin bir ürünüydü. Bu gerçek, onun kendine has davranışlarının ve dü- şünce alışkanlıklarının bir çoğunu açıklamaya yardımcıdır. 1914 yılında fiyatların 50 yıl önceki düzeyinin yüzde 11 altında, uzun vadeli faizlerin dalgalanma sınırlarının yüzde 2.5 ile yüzde 3,4 arasında olduğuna bakarak, bu dönemde fiyatların ve faizlerin görece istikrarlı olduğunu düşünenler çıkabilirdi. Yalnızca Oxford ve Cambridge'in yetiştirebildiği adaylar arasından ayıklanarak alınmış memurlardan oluşan bir meritokrasinin* egemenliğindeki küçük devlet hizmetleri kesiminden kimin sorumlu olacağı konusunda, seçmenlerin H.H. Asquith ve A.J. Balfour arasında seçme yapabildiği bir çağda, İngiliz hükümetinin bir entelektüel seçkinler topluluğunun elinde olduğunu varsayanlar da hoşgörülebilirdi.

Keynes’in ailesi Victoria dönemi akademik çevrelerine dayanır. Babası John Neville Keynes, Formal Logic (Formel Mantık) ve Scope and Method of Political Economy (Politik İktisatın Alanı ve Yöntemi) isimli eserleri klasikler içinde yer alan, önde gelen bir düşünür, iktisatçı ve akademik yöneticiydi. Newnham College mezunlarından olan annesi, Florence Ada, Cambridge’de yerel düzeydeki işlerle aktif olarak uğraşmış, belediyenin ilk kadın üyesi olmuş, daha sonra Belediye Başkanlığına kadar yükselmişti. Keynes'in Harvey Road'da üç kardeşin en büyüğü olanak geçirdiği çocukluk yılları sıradan ve mutlu görünüyor. Eğitimi de alışılmış biçimdeydi; bir mürebbiye, yerel bir yuva ve anaokulu; Eton'da tatminkâr, ama çarpıcı başarılarla dolu olmayan öğrencilik, sonra Cambridge Kings College'de klasikler ve matematik üzerine daha parlak öğrencilik yılları. Son 18 ayını her gün beyaz bir kravat ve temiz bir yaka takarak geçirdiği Eton'da Keynes'in ilgi alanı oldukça genişlemişti; öyle ki, 1902 Ekim'inde Kings’e matematik eğitimi için geldiğinde politik ve edebi, çok sayıda faaliyete katılmaya hazırdı. Bunlar arasında, Keynes'in gelişimine en çok katkıda bulunanı, Bloomsbury diye anılan gruba girişi olsa gerek.

Keynes Cambridge’deki ilk döneminin sonlarına doğru, Bloomsbury'nin Cambridge'li «kurucu üyelerinden Leonard Woolf ve Lytton Strachey'in ziyaretinden sonra, faal hayata atıldı. Woolf ve Strachey'le görüşmesinin sonucunda 1903 Şubatında Apostles grubuna girdi. Apostles, öğretim görevlileriyle eski ve yeni öğrencilerden oluşan, küçük, gizli bir Cambridge'liler topluluğuydu ve 1820'lerde F.D. Maurice tarafından oluşturulmuştu. Üyeleri arasında, daha sonra Bloomsbury'de ünlenecek çok sayıda isim vardı. Eski faal üyeleri içinde C. P. Sanger, Desmond MacCarthy, Bertrand Russell ve Lowes Dickinson, daha gençler arasındaysa Strachey, Woolf, Saxon Turner, E. M. Forster ve H. O. Mere- dith bulunuyordu. Topluluğun önde gelen ismi, sadece doğruluğa saygı duyan ve Principia Ethica'sı (Ahlak Prensip, leri) 1903 sonbaharında yayınlanan G. E. Moore'du. Keynes Apostles’lere katıldığında, grubun üyeleri 19. yüzyıl rasyonalizminin sonradan bir kenara bırakılmış olan bazı önkabullerini geliştirme süreci içindeydiler. «Victoria dönemi İngilteresi'nde... ilerlemenin havarileri... mabetlerini ayinler, mihraplar, rahip ve vaizlerden, aktöresel yargılardan, kendilerinden başka hiçbir şey bırakmamacasına temizledikleri halde, kişisel ilişkilerinde boş inançlar ve gelenekçilik ağır basıyordu. Dönemin Apostles üyeleri —sonra da Bloomsbury— bu kişisel ilişkilere ve ahlakçılığa bütün güçleriyle gönülden saldırdılar. Onların bu davranışlarından bazıları, Keynes'in, Henry Sidgvvick'in otobiyografik eseri Memoir (Hatıralar) üstüne. Eton ve Oxford'dan dostu olan birine yazdıklarına belirgin biçimde yansımıştır. Henry Sidgvvick bir Cambridge felsefecisi, eski Apostle, din konusunda hoşgörülü bir insan ve iktisatçıydı. Keynes gençliğinde onunla golf oynamıştı ve onun Princıples of Political Economy (Politik İktisatın Prensipleri) adlı eserinin ölümünden sonra yapılan baskısını düzeltme işi de, Kings'e gelişinden hemen önce Keynes'e düşmüştü:

Sidgvvick'in yaşamını okudunuz mu? Bugünlerde herkesin ağzında bu var. Çok ilginç, çok moral bozucu ve özellikle birinci bölümü dönemin düşünce yapısı üstüne bir tarihi belge olarak çok önemli. Gerçekten öyle; mutlaka siz de okumalısınız. Sidgvvick Hıristiyanlığın doğru olup olmadığını merak ediyor, böyle olmadığını kanıtlıyor ve öyle olmasını diliyor. Resmi çevirmenlere güvenmeyip Tekvin'i orijinalinden okumak İçin [aynen aktarıyorum] Arapça bile öğrenmiş. Evvald'ın dediklerini anlamak için Almanya'ya gitmiş, bir profesörün kızına aşık olmuş ve yakın dostlarına Amerikan İç Savaşı üstüne yazmış.

Bizim hakkımızda ne düşünürdü, merak ediyorum: ve biz onun için ne düşünürüz, onu da merak ediyorum. Ya dürüstlüğü? İnanılmaz bir şey. Ahlaki doğruluğu su götürmez. Ve yine de her şey felaket derecede moral bozucu. İçtenlik yok, açık seçiklik. temiz yüreklilik yok. Aslında içten olduğunu sanıyorum ama sanki dini kuşkuları dışında içten davranmasını gerektirecek hiçbir konu bulamamış gibi. Oysa burun üstüne fazla geç olmadan gitmeliydi, çünkü bunun doğru olmadığını baştan beri biliyordu. Kitabın son bolümü hep hayaletler ve Bay Baifour üstüne. Böylesine çekici bir kitabı hiç bu denli duyarsız bulmamıştım.^

Moore’un Principia Ethica'sında ileri sürülen, iyinin sadece bir niteleme olduğu, anlamının tanımlanamayacağı ve bu yüzden neyin «iyi» sayılacağına ilişkin tercihlerin, her ayrı özel durumdaki koşullara bağlı bulunduğu yolundaki görüş, ahlakçılığı ve bireysel ilişkileri gözden geçirme sürecinde, Apostle grubunu serbestliğe ve olguları yeniden değerlendirmeye yöneltmiştir. Ayrıca, Moore'un, değerin, zihnin yalnızca belirli durumlarında —güzellik tasarımı, sevgi ve dürüstlük— bulunabildiğini vurgulaması, bu değerlendirmenin kişisel ahlâk üzerinde odaklaşacağı anlamına geliyordu. 1938'deki bir Bloomsbury toplantısında Keynes sonucu şöyle özetlemiştir:

Moore'dan, kesinlikle onun bize sunduklarının tümünü almadık. Bir ayağı yeni bir ufkun eşiğindeydi ama ötekiyle Sidgwick ve Benthamite hesaplarına ve doğru davranış tarzının genel kurallarına basıyordu. Principia'- da zerre kadar dikkate almadığımız bir bölüm vardı. Biz Moore'un deyim yerindeyse dinini kabul etmiş, ahlak anlayışım ise dışlamıştık. Aslında bize göre onun dininin en büyük avantajlarından biri de bu ahlak anlayışım gereksiz kılmasıydı — «din»den kastedilen, kişinin kendine dönük ve nihai olana ilişkin tavırları, ahlaktan kastedilen ise kişinin dış dünyaya, aracı ve geçici olana ilişkin tavırlarıydı...

Kendimizin ve tabii başkalarının, ama asıl olanak yine de kendimizin kafa yapısından daha önemli bir şey olamazdı. Bu kafa yapısı eylem, erek ve sonuçlara ilgisizdi. Sonsuz ihtiras, tutkulu tefekkür ve birliktelik anların, dan ibaretti ve ne «geçmiş» ne de «gelecek»le İlgisi vardı. Olgular bir bütün halinde ele alınırdı, çünkü parçalara ayırarak incelemek yararsızdı. Bu, organik birlik ilkesine de uygundu. Örneğin, aşık olma durumunun anlamı yalnızca kişinin duygularının yapısına bağlı değildi; ama bu duyguların nesnesinin değerine, karşılıklılığa ve söz konusu nesnenin duygularının yapısına da bağlıydı; ancak eğer doğru anımsıyorsam, bir yıl sonra ne olduğuna ya da kişinin ne duyduğuna da bağlı değildi, ya da pek az bağlıydı... Hararetli tefekkür ve birlikteliklerin en gözde konuları, sevilen bir kişi, güzellik ve doğruluktu ve kişinin yaşamdaki temel hedefleri, aşk, estetik deneyimin sağlanması ve tatminiyle, bilgiyi kovalamaktı. Bunların içinde aşk önde gelirdi...

Asıl olarak kendi benliğimizin kurtuluşuyla ilgili olduğundan, bizim dinimiz İngiliz Püriten geleneğini yakından izlemişti. Kutsal olan, kapalı bir dairenin içindeydi. «İyi olmak»la «iyi yapmak» arasında çok yakın bir bağlantı yoktu; ve biz, bu İkincinin pratikte birinciyle çatışabilme riski taşıdığını adeta hissederdik...

Ancak Moore'un gelecekteki nihai «iyi»nin mümkün olduğunca fazlasını nedensellik bağıntısıyla yaratacak tarzda davranma zorunluluğunu işlediği, «İlişkilerde İzlenecek Ahlak İlkelerini konu alan beşinci bölümün yalnızca bu yönünü değil... bireyin genel kurallara uyma yükümlülüğünü ele alan yönünü de bir yana bıraktık. Genel kurallara uyma zorunluluğunu yadsıyorduk. Her tekil olayı kendi nitelikleriyle değerlendirme hakkına, başarılı olmak için de bilgi, deneyim ve iradeye sahip çıkıyorduk. Bu, bizim inancımızın önemli bir parçasıydı; sert ve hırçın bir şekilde koruyorduk ve dışımızdakiler açısından da bizim en keskin ve tehlikeli özelliğimizdi. Geleneksel inancı, kabulleri ve alışılmış değerleri tamamen dışlıyorduk. Deyimin tam anlamıyla, ahlak-dışılığı savunan kişilerdik. Bunların sonuçlarının neye değeceği, kuşkusuz göz önünde tutulmalıydı. Ancak, uyulacak, izlenecek türden ahlaki zorunluluklar ya da içsel yasaklar tanımıyorduk. İlahi güç önünde, kendi durumumuzu ancak kendimizin yargılayabileceğim ilan etmiştik...

Biz, kurulu düzenin sınırlamalarından ve katı davranış kurallarından kolayca sıyrılabilen, doğruluk konusunda kendi hassas ölçütlerine, saf dürtülerine, güvenilir sezgilerine sürekli bağlı kalan, gerçeklerden ve nesnel ölçütlerden etkilenen; güvenilir, akılcı, iyiniyetli insanların oluşturduğu insanlık sayesinde sürekli ahlaki ilerlemeye inanan son ütopyacılar ya da bazen anıldığı şekliyle, melioristlerdendik (Dünyanın zaman içinde iyiye gittiği inancını taşıyanlar).

Keynes’in 1938 anılarında kısmen sorguladığı «Filozof Krallığının İzlerini taşıyan bu etik, Apostles ve Bloomsbury üyelerinin bakışlarının odak noktasıydı. Çağdaş ölçütlere göre, ifadelerinde sınırlı, tutkularında romantik olsalar da. Victoria döneminin bireysel ahlak anlayışını aşmış olmaları şaşırtıcı değildir. Keynes ve Strachey’in etkisiyle, Apostles geleneklerinden biri olan ve «eylemden çok sözle ifade edilen ‘yüksek düzeyde sapıklık' —ki bir çeşit ideolojik homoseksüellikti— bazı vurgu değişiklikleriyle eyleme de dönüştü. Ancak yıllar geçip tutkular ve ağız tadı değiştikçe, geriye pek az günahkarlık ama sıkı dostluklar kaldı. Bunun dışında, Bloomsbury'nin eşit ilişkide kadınları da kapsaması o dönem için çok çarpıcıydı —pek çok açıdan bizim çağımız için de öyle olmalı.

Kişisel ahlak ölçütleri ve yargılama üstünde duruşuyla kişisel dürüstlüğe bağlılığı, Keynes’in birçok bireysel davranışında açığa çıkar. Bunlardan bizim için belki de en ilginçleri Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkanlardır. İlki, Bloomsbury'e katılan Macar şair Ferenc Bekassy ile ilgiliydi. Savaş patladığında Bekassy Rusya'ya karşı savaşmak için ülkesine dönmek istemiş, ancak savaşın yarattığı mali kriz yüzünden bankalar kapanınca İngiltere'den ayrılmasına yetecek parayı bulamamıştı. Onu gitmekten vazgeçirmek için bin dereden su getirdikten sonra Keynes parayı toparladı ve Bekassy savaşın resmen ilanından hemen önce gitti. Cephede savaşırken öldü. David Garnett ona bu davranışının nedenini sorduğunda, Keynes, bir dostuna kendi görüşlerini zorla kabul ettiremeyeceğini ya da yardım isteğini geri çeviremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Garnett, bir dostunun intiharını önlemesinin mi, yoksa ona zehir için para vermesinin mi doğru olduğunu sordu; «Maynard, bazı koşullarda parayı vereceğini söyledi —bu eğer, zorunlu nedenlerden ötürü, aklı başında bir adamın düşünerek belirlediği özgür bir tercihse.»«

Başka bir olay, zorunlu askerlikle ilgiliydi. 1915 sonbaharında zorunlu askerlik hizmetine artan bir talep vardı. Lord Derby'nin askerlik çağındaki erkeklerin askere gönüllü yazılması yönündeki planı yeteri kadar gönüllü sağlamakta başarısız kalmıştı ve Hükümet 1916 Haziran’» sonunda Askerlik Yasasına, 18-41 yaş arasındaki ,bekar ya da bakmak zorunda olduğu küçük çocuğu olmayan boşanmış tüm erkeklerin «askere usulüyle yazılmış... sayılacağı» hükmünü ekledi. Keynes'in birçok dostu —Lytton ve James Strachey, Duncan Grant, Gerald Shove, Bertrand Russell, David Garnett— pasifisttiler. Keynes’in tavrı, devletin kişisel bir karara müdahale hakkı olmadığını savunarak Hükümetten istifa eden Sir John Simon’ınkine yakındı.« Basın organlarına yazdığı mektuplar ve yakın gördüğü bir parlamentere ilettiği tasarılarla karşı çıkmış olduğu yasa değişikliği yürürlüğe girince, Keynes gücünü, dostlarının zorunlu askerliği reddedişlerinin doğruluk ve haklılığını desteklemeye yöneltti ve bunu bir görev saydı.

 

Aslında, bir şey yapmasına gerek yoktu, çünkü bir Hazine memuru olarak yasa kapsamı dışındaydı ve bu da kendisine anlatılmıştı. Buna rağmen görevinden istifa etmeyi ciddi olarak düşündü. Sonunda askerlik kapsamı dışında olmasına rağmen, olan biteni inançlarına aykırı bulduğu için yerel mahkemeye başvurdu. Resmi görevli olduğundan yargıç karşısına doğrudan çıkması olanaksızdı; bu yüzden mahkemeden, aşağıdaki notunu temel alarak karar vermesini istedi:

 Tamamiyle kapsam dışı olmayı talep ediyorum; çünkü, askerlik gibi hayati bir sorunda karar verme özgürlüğümden vazgeçmeye karşıyım. Askerlik görevini gönüllü olarak kabul edebileceğim herhangi bir durumun bulunamayacağını söylemiyorum. Ancak varolan koşullar gözönüne alındığında, askere yazılmanın üstüme vazife olmadığından eminim ve mahkemenize ciddiyetle bildiririm ki. bu konuda otoritenin iradesine teslim olmaya karşı çıkmamın tek nedeni vicdanımın sesidir. Neyin görevim olup neyin olmadığına ilişkin karar hakkımı başkasının iradesine terk edemem; böyle davranmanın ahlaki acıdan da yanlış olduğuna inanıyorum.
J. M. Keynes

Mahkeme, varolan koşullardan dolayı hassas davrandı, ilk muafiyetini veri alarak Keynes'in başvurusunu gereksiz bul- du ve onun yarattığı bu sorunu böylece başından savmış oldu. Bu olay, savaş tercihiyle yüzyüze kalmış bir üyesine Bloomsbury inançlarının vurduğu damga konusunda bir fikir verir. Grubun üyeleri savaş sırasında Keynes'in durumunu epey zorlaştırdılar; genel pasifizmleri, savaş dönemi mali yönetiminin merkezine yakın bir kişi için sorun çıkarıyordu. Gene de Keynes bildiğini okudu. Sonunda, 1919*da Hâzineden istifası ve Barışın Ekonomik Sonuçlan adlı kitabıyla resmi politikayı daha etkili bir şekilde protesto etti.
Bloomsbury etkisi, rasyonalizmi, genel iyimserliği ve bireyin önemini vurgulamasıyla, iktisatçı olarak çalışmasını ele alırken de göreceğimiz gibi, politik işleyişe bakışı ve adil bir toplum anlayışı gibi başka konularda da Keynes'e damgasını vurdu.


1905'de diploma aldığında Keynes’in iktisatçı olacağı pek belli değildi. Matematikte sınıf on ikinciliği, bu iş için fazla bir çaba harcamadığı gözönünde tutulursa yine de dikkate değerdi, ama Keynes'in ilk aşkı matematik olduğu halde, bu alanda daha da ilerleyebileceğini göstermeye yetecek bir ölçüt değildi. G. M. Trevelyan gibi bazıları, ona avukatlığı ve siyasi bilimleri salık verdiler; bazıları da bir yıl daha okuyup ahlak bilimleri ya da iktisatta bir olgunluk sınavı vermesini önerdiler. Keynes ise 1906 Ağustosundaki devlet memurluğu sınavlarına hazırlanmaya karar verdi. İktisat* da İçeren bu hazırlık İçin Keynes, Marshall'ın derslerini izledi ve profesöre denemeler hazırladı. Marshall da onu profesyonel iktisatçılığa hazırlamaya başlamıştı. Ancak, o sırada Keynes, Bloomsbury'deki arkadaşları da gitmiş olduğu için «tatsızlaşmış» bulduğu Cambridge'den ayrılma zorunluluğunu duydu. Sınavlarda 104 aday arasından ikinci gelerek devlet kademesine ilk adımını attı. Oldukça şaşırtıcı biçimde, sınav heyeti sınavlardaki en kötü kağıtlarının matematik ve iktisat üzerine olduğunu belirtmiştir.


Sınav sonuçlan belli olduğunda, alışılmış biçimde, yetkilliler kadroları duyurdular. Hâzinede yalnızca bir kişilik kadro vardı. Birinci aday olan, O. E. Niemeyerlin kısa bir tereddütten sonra bu görevi kabul etmesi üzerine, Keynes de Hindistan Bürosu Askeri Bölümüne girdi. Ancak, göreve başlamadan önce, Kings’deki bir ödül için olasılık teorisi üstüne bir tez hazırlamaya başladı s Başlangıçta Askeri Bölüm, deki işi onu fazla meşgul etmiyor, iş saatlerinde de tez üstünde çalışabiliyordu. Ama Gelir, İstatistik ve Ticaret Bölümüne geçince işini daha ilginç ve uğraşmaya değer buldu. Bununla birlikte, kalıcı yazmanlık görevini istemeyerek, tezi için zaman ve büro dışındaki zamanını dilediği gibi kullanabilme olanağını buldu.


Tezi, ona 1908’de değil, ancak bir yıl sonra özel ödül getirdi. Ödülü kazandıktan sonra bu konuda daha çok okudu ve yayınlamak üzere tezini genişletti. Gerçekte 1906-1911 arasında Keynes. zihinsel enerjisinin büyük bölümünü olasılık teorisine harcadı. Sonra kitap bir yana kaldı, başka bağlantılardan dolayı ancak 1920'de onu yeniden ele alabildi ve son gözden geçirmeleri yaptıktan sonra da 1921'de yayınladı.


Keynes'in Treatîse on Probabılity (Olasılık Üstüne Bir İnceleme —bundan böyle «Olasılık») isimli kitabı, İngilizcede 55 yıldır olasılığın mantıksal temelleri konusunda ortaya çıkmış ilk sistematik çalışmaydı. Keynes'in diğer çalışmalarından farklı olarak, yalnızca Cambridge ve başka yerlerdeki düşünürler için bir temel oluşturmasından ötürü değil, aynı zamanda konu üstüne tüm kaynaklan da yoğun biçimde ele almasından dolayı dikkat çekiciydi. Olasılık’da Keynes doğrudan bilgiyle tam erişilemeyen rasyonellik için sezgisel bilginin nasıl bir temel oluşturabileceği üstünde durdu. Bu sorunla uğraşırken, olasılığı, mantıksal çıkarsamaya benzer, ama ondan güçsüz önermeler arasındaki mantıksal ilişki olarak tanımladı:

Aslında, kanıtlarımız dediğimiz ve bildiğimizi farz ettiğimiz bir dizi önerme ile, çıkarsamalarımız dediğimiz ve birincilerin sunduğu zemine göre az ya da çok ağırlık tanıdığımız bîr başka önermeler dizisi arasındaki mantıksal bağıntıyı doğru biçimde kavramak istiyoruz... Buna olasılık bağıntısı demek, sözcükleri zorlamak olmaz. (JMK, VIII, S. 6)

Bu görüşün karışıklık yaratmasını önlemek için, Keynes, olasılık bağıntılarının çoğunun ölçülemez olduğunu ve çeşitli bağıntılarda yer alan çiftlerin karşılaştırılıp, oranlanamayacağını, kıyaslanamayacağını ısrarla vurguladı. O, mantıkçı okuldaki birçok halefinden farklı olarak, böylesi bağıntıları kesin doğrudan, kesin yanlışa giden basit doğrusal düzenler içinde sıralamanın mümkün olmadığına inanıyordu. Ayrıca Kaynes mantıksal olasılık ifadesinin uygun olan her alana uygulandığını varsayarak haleflerinin gitmeye hazır olduğu noktayı aşmıştır. Buna, haleflerinin başka bir anlayış çerçevesinde çalışan istatistikçilere terk ettiği ampirik bilimsel ifadeler de dahildir. Bununla birlikte, Keynes'in istatistiksel çıkarsamayı ele alış biçimi, Tinbergen gibi iktisatçıların ilk ekonometrik çalışmalarına gösterdiği tepkileri anlamaya çalışanları ilgilendirir.*«) Sonuçta, Keynes'in mantıkçı okuldan halefleri, olasılığa, akla uygun kısmi kanı anlamı yükleyerek, farklı bir tarzda yaklaşacaklardır. Olasılık'ın Toplu Eserler içindeki baskısına önsöz yazan R. B. Braithwaite' in dediği gibi:


Keynes, iki önerme arasındaki bir mantıksal olasılık bağıntısını, rasyonel kısmi kanı konusundaki açıklaması açısından asli önemde görür ve uygun durumlarda bu bağıntının fark edilebileceğini, doğrudan tanınabileceğini, sezilebileceğini savunur... Ancak günümüz mantıkçılarının çoğu, mantıksal sonuçlu bağıntıların bilinebilmesini tanımlarken, «fark etmek» gibi fiilleri kullanmak konusunda ihtiyatlıdırlar...


Bu nedenle, bugün kısmi koninin mantığına kafa yoranların çoğu, bir olasılık bağıntısından yola çıkarak, olasılık bağıntısının verdiği bilgiyle doğrulanabilen bir düzeyde kamlar edinmeyi tercih etmezler, bir dereceye kadar oluşmuş bir kanıyla ise, bu kanı verili durumda rasyonel bir kişinin elinde bulunsa, hangi koşullarda bunun doyurucu sayılabileceğine bakarlar. Bu yola başvurmak, rasyonellik düşüncelerinden bağımsız bir kanı düzeyi nosyonunu zorunlu kılar. (JMK, VIII, S. XIX- XX)


Bu, de Finetti ve F. P. Ramsey (\1927'deki talihsiz ölümünden önce 1920’ler boyunca Keynes'in yakın dostuydu) tarafından geliştirilen ve Keynes’in canlandırdığı, hâlâ durulmayan bir tartışmanın konusu olan çekişen paylar kavramına götürür.
Olasılık’ın Keynes'i bu kadar uzun bir zaman boyunca meşgul etmiş olmasına karşılık onun neden iktisatçı olduğunu ve bu konuya duyduğu böylesine güçlü ilginin nereden kaynaklandığını sormak zorundayız. Gerçekten de, 1908- de Cambridge'e dönüşünden önce —hatta daha sonra bile— dostlan onun profesyonel bir iktisatçı olacağını hiç düşünmemişlerdi. 1908 başlarında, Politik İktisat Profesörü olarak MarshalI'm halefi durumundaki A.C. Pigou'ya yazdığında, Keynes, eğer Cambridge’e dönerse seçeceği alanın mantık ve istatistik teorisi olacağını söylemişti. 1908 Haziranında. bir araştırma bursu da olmaksızın Cambridge'e dönmek üzere Hindistan Bürosundan ayrıldı. Çağrı, yeni oluşturulan İktisat Şeref Bölümünde dersleri doldurmak için iki okutmana cebinden yılda 100'er sterlin ödeyen Pigou'dan gelmişti.11 Yıllarca kendi kendine ilgilendikten sonra 1905- 1906’da devlet memurluğu sınavlarına hazırlanırken ciddi biçimde uğraştığı iktisada ısınmıştı Keynes. Nitekim Kasım 1905’de Lytton Strachey'e şöyle yazmıştı:


İktisadı giderek daha fazla doyurucu buluyorum. Ve o alanda oldukça iyiyim diye düşünüyorum. Bir demiryolunu yönetmek ya da bir tröstü düzenlemek isterdim... Bu İşlerde geçerli ilkelere hakim olmak çok kolay ve büyüleyici.


«O alanda oldukça iyi» olduğu, Marshall'ın onun çalışmaları hakkındaki yorumlarından ve profesyonel iktisatçı olsun diye «başım ağrıtmasından çok belli. Ne var ki, o sırada, kısmen kendi koyu muhafazakar renginden, kısmen de Keynes'e Cambridge'den gına gelmiş oluşundan ötürü Marshall onu ikna etmeyi başaramamıştı. 1908'e doğru, Hindistan Bürosu ve sunduğu yaşam tarzı, Keynes için Cambridge'in sunduğu yaşam tarzı ve vaat ettiği «bilimsel ve teorik çalışma» kadar parlak değildi. Yine de Hindistan Bürosundaki çalışması, bu dönemi izleyen 5 yılın iktisat alanındaki eserlerinin gösterdiği gibi, okuma ve araştırma için bir çıkış noktası oluşturmuş, uygulamalı iktisat alanında ona belirli bir deneyim sağlamıştı. Marshall gibi Keynes de matematikçilikten iktisatçılığa, felsefeden geçerek atlamıştı. Ne var ki, Keynes’in durumunda olayların akışı muhtemelen kendi kararından daha güçlü bir etkendi. Aslında Olasılık'ı yayınlamak için giriştiği ek çalışmadan ve hem kendi dönemindeki, hem de sonraki dönemlerdeki Cambridge felsefecileriyle giriştiği felsefi tartışmalardan hoşlanmasından da anlaşıldığı gibi, felsefe onun için çekiciliğini hiç kaybetmedi.


Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses