06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

Keynes kimdir? 2.bölüm keynes iktisadı

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Cambridge dönüşüyle ölümü arasında geçen sürede iktisadi düşüncesinin gelişimini incelemeden önce, bunun gerisindeki kişilik ve kafa yapısına bakılmalı, düşünce yapısı, çalışma yöntemleri, iktisadi araştırmanın yapısı hakkındaki görüşü ve benzer şeyler bilinmelidir. Keynes, ardında bir otobiyografi ya da iktisat araştırmalarının yapısı konusunda bir inceleme bırakmadıysa da, taslakları, mektupları, kendisinin ya da başkalarının çalışmaları üstüne yorumları, iktisatçının dokusunu anlamaya yeterli ipucu verir. 

Belki en iyi başlangıç noktası yine, Keynes'in içinden çıktığı entelektüel çevreye, yani Cambridge bakmak olacak. Çağdaş Cambridge iktisadını oluşturan kuşağın çalışmalarında, onları izleyenlerin de paylaştıkları bir ayırt edici özellik vardır. Marshall, Pigou, Sidgwick ve Neville Keynes, bütün çalışmalarında iktisada ahlaki bir bilim olarak bakmışlardır. Pozitif ve normatif kanıtlar ve önermeler arasında teorik bir ayrımı kabul etseler de, pratikte ikisinin iç- içe olduğu görüşündeydiler. Nitekim, Pigou, Marshall’ın gelişimini şöyle anlatır: 

İktisat biliminin bir entelektüel jimnastik ya da kendi keyfince gerçeğe ulaşmanın bir aracı olarak değil de, ahlakın ve pratiğin hizmetkarı olarak bir değer taşıdığından yola çıkarak, Marshall, çalışmasını ideallerine uygun olarak biçimlendirme kararlılığını gösterdi. 

Ya da, Keynes'in 1938'de Roy Harrod'un Royal Economic Society'deki başkanlık konuşması «İktisatın Alanı ve Yöntemi» ile Tinbergen’in Statistical Testing of Business Cycle Theories'inin (Konjonktür Dalgalanmaları Teorilerinin İstatistiksel Sınaması) tartışılması sırasında Harrod'a söylemiş olduğu gibi:

Bana öyle geliyor ki, iktisat mantığın bir dalı, bir düşünce yöntemidir ve siz, onu yapay bir doğal bilime dönüştürmeye yönelik güçlü girişimlere yeterince yüklenmediniz...

İktisat, çağdaş dünyaya uygun model seçme sanatına bağlı modeller aracılığıyla ekil yürütme bilimidir. Böyle olması da zorunludur; çünkü tipik bir doğal bilimden farklı olarak, uygulama alanı, zaman içinde birçok açıdan homojenlik göstermez. Bir modelin amacı, yarı-sürekli ya da görece değişmez unsurları geçici ve değişken olanlardan ayırmak, böylece de bu sonuncular üstüne mantıksal bir düşünce yöntemi geliştirmektir...

İyi iktisatçılar ender bulunur, çünkü oldukça uzmanlaşmış bir düşünsel teknik gerektirmese de, «dikkatli gözlemler» kullanma yeteneğine pek herkeste rastlanmaz. İkinci olarak, Robbins'in düşüncesinin tersine, iktisat, özünde bir doğal bilim değil, bir ahlak bilimidir. Bu, iktisadın, öznel gözlemler ve değer yargılarından yararlandığını ifade eder.

İktisadın bir ahlak bilimi olduğu noktasını özellikle vurgulamak isterim. Daha önce, onun öznel gözlemler ve değerlerle ilgilendiğine değinmiştim. Buna, güdüleri, psikolojik belirsizlikleri ve beklentileri de eklemeliyim. İktisadın malzemesinin değişmez ve homojen kabul edilmesine karşı uyanık olmak gerek... Bir elmanın yere düşüşü, elmanın dürtülerine, yere düşmesine değip değmeyeceğine, yerin elmanın düşmesini isteyip istemediğine ve elmanın yerin merkezinden ne kadar uzak olduğu konusundaki yanlış hesaplara bağlıymış gibi. (JMK, XIV, S. 296-7, 300)

Marshall döneminde olsun daha sonra olsun, Cambridge iktisadının ahlaki doğasının bir yönü de, bazı pratik toplumsal sonuçlara bağlılıktır. Keynes, Marshall’ın ölümü üzerine yazdığı parlak yazıda buna açıkça değinir.»

Pigou 24 yıl önce Marshall üzerine yazdığına çarpıcı biçimde benzeyen bir ifadeyle Keynes'te de aynı eğilimlerin olduğunu kaydetmiştir.

Gerek gerçeği bulma çabalarında, gerek iktisat incelemesinin bir entelektüel jimnastik olarak yürütülmeyip doğrudan veya en azından dolaylı olarak insan refahım artırmaya hizmet etmesini isterken, ikisi de [Keynes ve Marshall] birbirlerine benzerler... Keynes'in Genel Teo- ri'sinde, MarshalPın Prensiplerime bazı haksız eleştiriler olduğu kanısındayım. Ama bu, hiçbir şekilde onun, «üstadaın yakın bir müridi olmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez.4

Keynes'in başka çağdaşları da, her zaman, onun bir iktisatçı olarak aşırı pratiklik eğilimi taşıdığına dikkat çekmişlerdir: onun teori için teori yapmaya duyduğu nefrete, siyasa sorunları üstüne yoğun biçimde kafa yormasına işaret etmişlerdir. Genel Teori'de teorik sorunları ele alırken benimsediği vurgulamanın ardında yatan da bu özelliktir. 1935 Haziranında J. R. Hicks'e şöyle demişti: «Yeni kitabımda uzaktaki bir şeyin peşine düşmekten bilerek lapçındım; amacım, bazı temel görüşleri olabildiğince güçlü biçimde yerleştirmekti, fazlası değil.» Gerçekte, Keynes'in ideal iktisatçısı birçok açıdan pratik bir teknisyendir; onun bir kez kullandığı deyişle, hatta, dişçidir. Bir iktisatçı olarak çalışmasında, Keynes kendini neredeyse olağanüstü bir devlet memuru konumunda bulur: işe yaramaz hale gelinceye kadar geleneksel analiz yöntemlerini kullanan ve sonra boşlukları doldurmak için yeni araçlar geliştiren bir memur. Keynes, iktisatçıyı uygarlık açısından temel bir unsuru sağlayan kişi olarak görürdü —Marshall'ın bir açış konuşmasındaki umutlarım da yansıtan bir roldür bu:

Cambridge'in, güçlü insanların o büyük annesinin, soğukkanlı ama sevgi dolu olarak dış dünyaya yolladığı, üstün yeteneklerinin en azından bir bölümünü çevrelerindeki toplumsal acılarla boş etmek için harcamaya hazır kişilerin sayısının artması... Benim en kutsal tutkum olacaktır; onlar, ince ve seçkin bir yaşamın tüm maddi araçlarını ne ölçüde hizmete sunabileceklerini bulmak için ellerindeki olanakları kullanmadıkça, o sorunlar sonuna kadar çözülemeyecektir.

Bu uygulamacılık Keynes'in tüm iktisatçılık yaşamına damgasını vurdu. Yayıncılar için taslak okuyucusu, Economic Journal’ın editörü, gayri resmi memur ya da genel bir okuyucu olarak başkalarının çalışmaları üstüne yorumlarında bu açıkça görülür. Journal'de yazan birine Nisan 1944'de verdiği tipik bir yanıt şöyledir:

«Toplu pazarlık ve tam istihdamın biraraya gelmesi durumunda, ciddi bir sorunun ortaya çıkacağından kuşkum yok. Ancak sizin uyguladığınız analitik [ekonomik] yöntemin aslında politik olan bu sorunu ne kadar aydınlatabileceğini de bilemem.»

Yine 1944 Ekiminde «fonksiyonel maliye» —tam istihdamı sağlamak için, karşı-çevrimsel bütçe politikasına genel bir kural çıkarmayı amaçlayan bir teorik çaba— üstüne yorumu istendiğinde şöyle demiştir:

Bununla birlikte, yine, fonksiyonel mâliyenin bir politika değil, bir fikir olduğunu söylüyorum; kişinin eylem aygıtının bir parçası değil, düşünce aygıtının bir parçasıdır. Bence iktisatçılar ikisini birbirinden ayırma konusunda çok dikkatli olmalı.

İktisatçıların Phillips Eğrisi gibi biçimler altında parasal ücret talepleri ile işsizlik arasındaki ilişkiyi «açıklayan» siyasa kılığında fikirleri piyasaya sürdükleri bir dönemden sonra, yeniden gözönüne alınması gereken yararlı sözcükler.

Bu bizi, Keynes'in Olasılıksın yazarından beklenmeyecek bir başka özelliğine götürür. Keynes İçin önemli olan, tüm sorunlara, bir düşünce sisteminin ya da önermenin belkemiğine ulaşacak şekilde yaklaşmaktır. İkinci Dünya Savaşı döneminde Hâzinede birlikte çalıştığı bir iktisatçının bir mektubunda belirttiği gibi:

Onun herhangi bir konuya yaklaşımına egemen olan şeyin bir felsefe, bir düşünce yapısı olduğunu söylemeliyim. O, eldeki verilerden mümkün olan en iyi sentezi yapmaya ve bu akıl yürütmeyi, onu taşıdığı yere kadar götürmeye ve çıkarsamalar sunmaya her zaman hazır ve arzuluydu. Ne var ki, başkalarından farklı olarak, temel önermelerin asli önemini ve eksik önermelerden çıkarak iyi akıl yürütme yapılsa da bunun geçersiz olacağını ([Russell ve Whitehead'in] Principia Mathematica’nın 2.21’inci önermesi) hiçbir zaman unutmadı. Onun akıl yürütmesini altetmek genellikle olanaksızdı, ama eğer önermelerine yüklenilmiş ve onların yanlış ya da yetersiz olduğu gösterilebilmişse, çıkardığı sonuçları yeniden ele almaya da her zaman hazır ve istekliydi. Bu tür yüklenmelere karşı koymakta fazla güçlük çekmezdi ama karşısındaki, kim olursa olsun, eğer baskın çıkmışsa, yeni baştan başlamak, sentezini yenilemek için de büyük bir istek duyardı... Bana öyle geliyor ki, o dönemdeki çalışmalarının çoğunun süregelen değeri, var- olan durumdaki gerçeklerin —önermelerin— eleştirel biçimde incelenmesini zorlamasındaydı.

Genel Teori'nin amacını önemli ölçüde, Keynes’in varsayım ve önermeler konusundaki ciddiyeti belirlemişti. Keynes «klasik» çağdaşlarına, ekonomik çöküş konusundaki politika önerileri üstünde kendisiyle aynı görüşte olmadıkları için değil —aslında çoğu Keynes’le birlikte The Times'a ortak yazı yazmışlar ve raporlarında şu ya da bu ölçüde bir görüş birliğini yansıtan kurullarda yer almışlardı— onların siyasa önerilerinin, varolan durumu açıklamak için kullandıkları teorinin öncülleri ile tutarsız olduğuna inandığı için yüklendi. Hatırlanmalıdır ki, 1930'larda birçok siyasa konusunda farklı görüşler taşıdığı iktisatçı olan Profesör Robbins’i, «pratik önerileri, teorisiyle aynı sisteme ait olan» hemen hemen tek iktisatçı sayarak çağdaşla ıarasında ayrı bir yere koyar (JMK, VII, S. 20. n). Bu yüzden 1937'de, Pigou'nun Capitalism and Socialism'inin yayınlanmasından sonra Keynes, Richard Kahn’a şöyle yazar: 

Profesörün yeni kitabından gönderdiğiniz için çok teşekkürler. Dennis'in [Robertson] durumunda olduğu gibi, iş pratiğe gelince, aramızda gerçekten de pek az ortak nokta var. Kendi pratik çıkarsamalarının bile izleyemediği teorilere sarılmakta neden ısrar ediyorlar? Bu, Eski Anıtları Koruma Kurumu gibi bir şey. (JMK, XIV, S. 259)

Keynes 1930’larda, öncüllerle çıkarsamalar arasındaki bu tutarsızlığı, iktisatçıların siyasaları etkileme çabalarının yetersiz kalışında baş neden olarak görüyordu. Bu yüzden çözüm yollarını karartan, yararsız ve gereksiz kamuoyu tartışmalarına da yol açabiliyordu. O nedenle, uzman meslektaşlarını öncüllerini yeniden gözden geçirsinler diye ikna etmeye çalıştı. Bunu ne ölçüde başarabildiği sonraki bölümlerde ele alınacak.

Sorunlara yaklaşımının bu yönü bilinince, Keynes’in mesleki ve daha genel çerçevedeki tartışmalara katkısı oldukça iyi kavranabilir. Barışın Ekonomik Sonuçlan (1919) isimli eserinde, Birinci Dünya Savaşı ertesindeki Barış Antlaşmalarının getirdiği Avrupa ekonomik sisteminin yapısıyla ilgili ön kabulleri sorguladı. The Economic Consequences Mr.Churchill’de de (Bay Churchill’in Ekonomik Sonuçlan), aynı şekilde siyasal otoritelerin 1925 İngilteresi'nin uluslararası ekonomik durumuyla ilgili varsayımlarını ve altın standardına dönüş kararlarını izleyen yüksek döviz kuruna uyum mekanizmasını sorguladı. Bu kurun aşırı değerlenmiş olduğuna inanmıştı. Yine, Tinbergen gibi iktisatçıların İlk ekonometrik çalışmalarım ele alırken, böyle çalışmalara antipati duymayan ve o dönemde Cambridge Uygulamalı İktisat Bölümünün kurucusu olan Keynes, hem iktisatçı hem de Olasılıksın yazarı Keynes için çok doğal bir tavırla kullanılan yöntemin varsayım ve öncüllerine baktı.

Aslında uzman bir iktisadi düşünce ve kamuoyu oluşturucusu olarak Keynes'in büyük etkisi, galiba, onun ayrıntılar konusunda bir bardak suda fırtına koparmak amacıyla değil, dikkatle incelenmelerini sağlama amacıyla, başkalarının zihni varsayımlarını açıklıkla ortaya koymayı hedefleyen çabalarından ileri geliyor. 

Keynes'in bir düşüncenin öncüllerine dikkat çekmesine ve kendi fikirlerinin gelişimine gösterdiği özene rağmen 1934-35'de zamanının büyük (hatta alışılmışın dışında) bir bölümünü alan Genel Teori’nin tamamlayıcı parçaları bu özenin göstergesidir— okuyucunun karşısına acımasız bir mantık görüntüsü çıkarmak yanıltıcı olabilir. Çünkü her şey bir yana, Keynes sezgiye oldukça fazla önem veren biriydi. Üstelik birçok yerde, Newton, Malthus ve Marshall üstüne biyografik denemelerinde, sezginin başka insanların çalışmalarındaki rolüne işaret etti. 1924'de A Treatise on Money'nin (Para Üstüne Bir İnceleme-bundan böyle «İnceleme»). (1930) İlk taslaklarıyla uğraştığı sırada Marshall üstüne yazdığı bir bölüm, bu bağlantıyı kurmak için belki de en uygunu:

İktisat konularında özel bir yeteneğe ve güçlü sezgilere sahip olan kişilerin, çıkarsamalarında ve zımni öngörülerinde açıklamalarına ve kesin ifadelerine oranla genellikle daha haklı çıktıkları gerçeğine bağlıydı. Bu, onların sezgilerinin, analizlerinin ve ifade biçimlerinin önünde olacağı anlamına gelir. Saygı duyulacak olan, genel düşünce sistemleridir ve salt lafazan bir eleştiriyle hatıralarını kirletmek de zavallıca bir şeydir. (JMK, X, s. 211 n)

Keynes'in düşünce sürecinin sezgisel doğası, iktisat çalışmalarının birçok noktasında açığa çıkar. Economîc Jour- naf'a katkıda bulunanlarla yaptığı tartışmalarda, düşünce sürecinin yapısını açar ve şöyle yazar: «Bunu, sezgi gücünü rahatlıkla işletebilmeme olanak tanıyacak şekilde ifade etmemişsiniz.» Benzer şekilde Genel Teori'nin gelişimi sürecinde —ilerde daha da açacağım gibi— ders notları, yazı çalışmaları ve taslaklarından görülebilir ki, Keynes, sisteminin çoğu temel noktasını daha 1932'de sezgisel olarak yakalamıştı bile. Bununla birlikte, doğruluğu su götürmese de, kanıtlama konusunda epey sorun vardı ve eldeki hedefler açısından teknik olarak çok uygun gördüğü bu sezgiyi işlemeye dönük tartışmalar ve yeni taslaklar bir üç yılını daha aldı. Bu bakımdan, sezgi onun yaratıcılığında erken ama zorunlu bir aşamaydı. Onun ardından da dünyayı genişliğine kavramak için düşünce sistemini geliştirici, çok ağır, sistematik bir çalışma gelirdi.

Sezginin normal olarak formel analizden biraz daha önce devreye girdiği inancıyla, Keynes, doğal olarak okuyucularından da oldukça fazla şey beklerdi. Genel Teori'ye 1934’de yazdığı taslak önsözde tavrını daha açıkça ortaya koydu:

İktisat teorisini yarı formel bir biçimde yazarız ve kuşku yok ki, dezavantajlarına rağmen, bu, düşüncelerimizi birbirimize aktarmak için elimizdeki en iyi araçtır. Ancak bir iktisatçı yarı-formel bir biçimde yazdığında... hiçbir zaman tüm öncüllerini sıralamaz ve tanımlan da çok açık değildir. Çıkarsamaları için gerekli tüm niteliklerden de söz etmez. Üstünde hareket ettiği kesin soyutlama düzeyini ortaya koyan araçları yoktur, zaten her zaman da aynı düzey üstünde hareket etmez. Sanıyorum, eksiksiz olmayan ama okuyucuya ilgili tüm düşünce paketi konusunda fikir vermeye yönelik örnek ifadeler, iktisadi sunuşun yapısından ileri geliyor. Ve eğer okuyucu bu bütünlüğü kavrayabilirse, yalın sözcüklerin teknik eksiklikleri onu zerre kadar yanıltmaz...

Bu bir yandan, bir iktisat yazarının okuyucusundan iyi- niyet, uyanıklık beklediği, diğer yandan da dikkatli bir izleyicinin yakalayabileceği türden, lafı edilse de binlerce değersiz şeyin var olduğu anlamını taşır. İktisatta karşıtınızı yanlışından dolayı mahkum edemezsiniz, olsa olsa ikna edebilirsiniz. Ve eğer, sizin kavrama ve sunuş gücünüzde eksiklik varsa, ya da kafası, kendisine göstermek istediğiniz düşüncenizin ipuçlarını yakalayamayacak kadar karşıt kavramlarla doluysa, haklı olsanız bile, onu ikna edemezsiniz. (JMK, XIII, S. 469-70)

Profesör Hayek'in İnceleme hakkında söylediklerinden ötürü, Keynes'in normal olarak eleştiri karşısında hiç göstermediği sertlikte bir tepki gösterişini işte bu bakış açısıyla açıklayabiliriz. Hayek'in eleştirisini fırsat bilen Keynes, onun değerlendirmesine atıf yaparak, Hayek'in son kitabının üzerine şöyle yürümüştür:

Okuyucu, Dr. Hayek'in Prices and Production'ını (Fiyatlar ve Üretim) incelemeye doğru kaydığımı fark edecektir. Editörün izniyle, bu kitabı biraz ete almak istiyorum. Kitap, 45. sayfasıyla başlangıcındaki ender rastlanan sağlam önermesiyle şimdiye dek karşılaştığım en berbat beceriksizlik ürünü gibi geliyor bana. Yine de bir ölçüde ilgi çekici, muhtemelen okuyucunun aklında izler bırakacak bir kitap. Acımasız bir mantıkçının, bir yanlıştan yola çıkıp nasıl Bedlam'ı(Londra'daki St- Mary of Bethlehem akıl hastanesi. ) boylayabileceğini gösteren olağanüstü bir örnek. Dr Hayek bir hayal görmüş durumda ve her ne kadar kendine gelmeden önce hayali öyküsünün unsurlarına yanlış isimler vererek öyküsünü iyice saçmalaştırdıktan sonra uyanmışsa da onun Kubilay Han’ı insana hiç ilham vermiyor değil. Kafasındaki düşüncenin zerrecikleri konusunda okuyucu yine de düşünmeli. (JMK, XIII. S. 252)

Keynes'in dergilerinden günümüze kalanlar içinde en çok sözü edilen makalesi olarak gözüken bu kopyaya bakıldığında, sonunda şöyle yazdığı görülür: «Hayek, kitabımı, bir yazarın okuyucusundan beklemeye hakkı olan iyi niyet ölçütüyle okumamış. Bunun gereğini yerine getirene kadar da ne demek istediğimi ya da haklı olup olmadığımı bilemeyecek.» 1930’larda, D.H. Robertson ile bir zamanlar çok güzel ve verimli olan ilişkisinin (Keynes açısından) bozulmasına yol açan da, galiba, onun sevimsiz bulduğu eleştirilere karşı gösterdiği buna benzer bir tepkiydi.

Keynes’in düşünce ve çalışma sisteminin bir sonucu da, tezlerini sunarken «Cambridge didaktik üslubu»nu kullanmasıdır. Bu, yazılarının Marshall'ınkilere benzeyen bir başka özelliğidir. Keynes de Marshall da, incelemelerini yürütürken, ince ama karmaşık bir sorunla karşılaştıklarında, çözmek için ellerindeki tüm kaynaklan kullanırlardı. Bununla birlikte, sorun bir kez çözüldü mü, okuyucuyu, tamamlanan analitik süreçten geçirmek yerine, onu bu sorunun içine girmekten kurtaracak bir stratejik kestirme yol sunarlardı. Bu yazarı, uzmanların muhtemel eleştirilerine karşı da korurdu. Marshall'ın bu yöntemi kullanışını Keynes şöyle anlatır:

Vurgunun, keskin gölgelerin ve ışıkların bulunmaması, en yeni şeyin bile siradan bir bilgi haline gelmesine dek. çıkıntılarının, pürüzlü kenarlarının azimle aşındırılması. okuyucunun kolayca başa çıkabilmesini sağlar... Zorluklar gizlenir, en nazik sorunlar dipnotlarda çözülür: dolgun ve özgün bir hüküm sıradan bir söz kılığındadır... Marshall’ın Prensipleri olan bu bilgi evrenindeki gizli çukurların yarısının bile dibini görebilmesi için, okuyucunun da bağımsız düşünebilmesi ve derin bir incelemeye girişmesi gerekir. (JMK. X, S. 212)

«Kitabilikleri rüzgara savurmaya» daha istekli olan ve «çok sayıda aklın işbirliğinin etkinliğine güvenen» Keynes, belki Marshall'ın yanında bu «üslup»un pek ustası sayılmaz ama görece resmi ifadeli yazılarında, dikkatsizleri tuzağa düşürmek için bu üslup yine de hazır ve nazırdır.

Buraya kadar, Keynes'in zihinsel yöntemleri —düşünme alışkanlıkları ve sorunların üstüne gitmede kendine has yolları üzerinde durdum. Ne var ki, İngiltere'de siyaset üretmenin yolları ve en uygun siyasa konusundaki görüşlerine biraz değinmeden de Keynes iktisadı tümüyle anlaşılamaz. Pratiğe verdiği önem, siyasayı etkileme konusunda neredeyse delicesine arzusu ve siyasa üretenleri (hem kamuda hem de özel kesimde) ikna etmek için yaptığı sayısız girişim göz önüne alındığında, onun iktisatçılığının değerlendirilmesi açısından bu görüşler hayati önem taşır.

Gündelik çalışan, çağının dünyasını gözlemleyen bir İktisatçı olarak Keynes oldukça rasyonalisttir —belki de haddinden fazla. Onun tüm mesleki yaşamı— barış antlaşmaları hazırlarken de, döviz kuru kararı verirken de, istihdam politikası önerir veya günübirlik yönetsel kararlar alırken de —  ortadaki soruna dikkatlice yaklaşan bir sağduyuyla değil de göz kararıyla davranan «çılgın yetkililersin, «kaçıklar» ın (oldukça yaygın kullandığı bir sözcük) ve benzerlerinin yol açtığı felakete karşı, ahlaki bir öfkeyle kabaran sürekli bir mücadeleyi temsil eder. 1924'de, Lloyds Bank'ın Yönetim Kurulu Başkanı Beaumont Pease'i değerlendirişi kendine hastır:

Bay Pease... düşünmeyi, ya da onun tercih edeceği deyişle, «zihinsel kıvraklığın harcanmasını» küçümsüyor. «Gerçekler karşısında zekice bir yol bulmak yerine onlarla başbaşa kalmayı» tercih ediyor ve paranın miktar teorisinin getirdiği konularda, zekayla kişilikten, «sonuncusunun yararlılık sıralamasında kesinlikle ikinci olmadığına» inanıyor. Kısacası, altın standartı, özgür düşünceye yer olmayan bir ahlak ya da din dünyasıyla aynı yeri paylaşıyor. (JMK, IX, S. 188-189)

Benzer şekilde, sonradan Uluslararası Para Fonuna dönüşecek öneriler silsilesine İngiltere Merkez Bankasının karşı çıkış noktalan konusunda da Maliye Bakanına 1944 sonbaharında şöyle yazmıştır:

Banka, gerçeklerin hiçbirine dönüp bakmıyor. Savaş sonrası ulusal siyasalarımızın, daha çok Amerikan desteği olmaksızın yürüyemeyeceğini kabul etmiyorlar. Bizim gösterişli bir şekilde ayrı bir tezgah açmaya yönelmemiz karşısında Amerikalıların, dostlarımızın çoğunu üzerimize sürmeye yetecek kışkırtmalarda bulunabilecek güçte olduğunu kabul etmiyorlar. Külliyatlı borçların ve küçücük rezervlerin kendi başlarına eski uluslararası bankacılık sistemini yenilemek için en iyi nitelikler olmadıklarını kabul etmiyorlar.

Acı deneyimlerle öğrendiğimiz gibi, önceden görülmeler! pek zor olmasa bile, büyük felaketler her zaman atlatılamıyor. Tersine ve kesin bir karar alınmadıkça ve biz öbür yöne doğru kararlı adımlar atmadıkça, Bankanın bizi, yeni bir kılıf içinde, 1931'de sonu gelen o aynı yöne doğru sürüklemeyi becereceğinden büyük endişe duymaktayım. Bu, iç siyasaların kaçınılmaz gereklerine ilgisiz, eski mali gelenekler yönünde tasarlanmış bir siyasa ile elele giden ve bankacılık taahhütlerini, her şey ters gider gitmez ne şekilde olursa olsun desteklememiz gerekenden fazla varsayma biçiminde pervasız bir kumardır. Bakanlar bütün tedirginliğin... Bunlardan oluştuğunu anlamak zorundalar.

 

Keynes, «biraz açık düşünce» ya da «yeterli sağduyunun» hemen her sorunu çözebileceğine inanırdı. Meslek hayatı boyunca buna ulaşmak için tüm olanaklarını seferber etti ve yöntemleri de onun, siyasa oluşturma süreci ve kamuoyunu oluşturan güçler konusundaki anlayışını yansıttı. Buna ek olarak Harrod’un «Harvey Road ön kabulleri»? dediği gençlik dönemi inançlarını hiç göz ardı etmedi: reform, akıllı insanların tartışmasıyla gerçekleşirdi» kamuoyu akıllıca yönlendirilmeliydi, İngiliz Hükümeti ikna yöntemi kullanan entelektüel bir aristokrasinin eline geçmeliydi.

Keynes'e göre devlet kademelerinin politik seçkinleri, politikacılar, lobiciler ve benzerleri iki etkiye açıktır: rasyonel ikna yöntemi ve kamuoyu. Keynes'in de üstünde durduğu gibi, seçkinler ikili bir rol oynar: yalnız kendi «içsel görüşlerini» belirlemekle kalmaz, kamuoyu açıklamaları, gazeteler ve başka ifade biçimleriyle «dışsal görüşlersin bir parçasını da oluştururlar. Seçkinler «dışsal görüşlerde bağlantıları aracılığıyla kamuoyunu etkileyebilir —hatta Keynes'e göre etkilemelidirler de— ve hemen her olayda, kendi içsel görüşleriyle dışsal olanlar arasında büyük bir ayrımın oluşmasını önleyebilirler. Keynes, ekonomik olayların değişme gücünü, kamuoyunun görüşlerinin en önemli, uzun vadeli belirleyicilerinden biri olarak kabul ederdi. Ona göre, ikna yöntemi bu dışsal görüşleri biçimlendirmeye yaraya, cağı gibi, içsel görüşleri de değiştirirdi. Uzun vadeli eğilimleri kısaltma ve olayları istediği yönde etkileme konusundaki sabırsızlığıyla Keynes, ikna yoluna ikili bir önem verirdi. Seçkinler, bir kere ikna oldular mı eski önyargıları yok edip benzer eğilimlere dikkat çekerek kamuoyunu hazırlayabilecekler ve bu sayede İzleyiciden çok izlenen, şaşırtandan çok yönlendiren olabileceklerdi. Seçkinlerin böyle davranmadığı durumlardaysa Keynes, oldukça sert çıkışlar yapacaktır. 1940'da, savaş döneminde alınan katı anti-enflasyonist önlemler konusunda yürüttüğü kampanya sırasında, eski yakın dostu Reginald McKenno'ya şunları söylemiştir:

Aslında, tehlike bütünüyle kamuoyundan gelmiyor. Kamuoyu her şeye hazırdır ve altın gibidir. Tehlike, aptal kafaları atalarına yabancı hiçbir şeye yeterince açık olmayan o aptal politikacılardan geliyor. Olaya sahip çıkılır ve sorumlu bir yönlendiricilikle ortaya konursa, herhangi bir muhalefet olmaz.

Times’daki yazılarımdan [Savaşın Bedeli Nasıl Ödenmeli'nin ilk biçimleri] bu yana önerilerimi gözden geçirdim ve onları İşçi Partisi açısından daha yenilir yutulur bir hale getirdim. Geçen hafta hem İşçi Partisinin önde gelenleri, hem de TUC (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ile tartışmalarda bulundum ve TUC'dan özellikle hoşnut kaldım. Bundan herhangi bir şey çıkar mı, çıkarsa ne çıkar, bilmem. Bir süre daha geçene kadar herhalde hiçbir şey. Ancak çeşitli gruplarla yaptığım tartışmalar ve hacimli yazışmalarım sonucu vardığım yargıya göre kamuoyu son iki ayda oldukça önemli bir aşama kaydetmiş durumda ve iki ya da üç ay sonra, en kötü olasılıkla da altı ay sonra, meyve, dalında olgunlaşabilecektir.

Alıntı, bakanlarla, parlamenterlerle ve resmi görevlilerle yapılan özel toplantıların, yayınların ve Daily Mirror’daki yazıların Keynes'in siyasa yöntemi anlayışında oynadıkları rolü de gösteriyor.

İkna çabalarında, özellikle içsel görüşler konusunda, Keynes'in rasyonaliteye inancı büyüktü. Bir siyasanın doğruluğunu insanların akılcı biçimde değerlendirebileceğine güvenirdi. Doğru bir ikna yöntemi, önyargıları ve tutkuları yavaş yavaş eritebilir ve daha önce hiç girilmemiş alanları açabilirdi. Her şey bir yana, Keynes'in 1919 barış antlaşmaları ve daha sonra altın standart! ile ilgili deneyimi böyle değil midir? 1945'de T.S. Eliot'a, başarılı bir tam istihdam politikasının önündeki imkanlar üstüne şu satırları bu sayede yazabilecektir:

Sanırım, çıkar çevrelerinin ve kişisel bencilliğin bir engel oluşturması önlenebilir. Ama ilk hedef, önce akılcı ikna yollarını bulmak, sonra zekice araçlar geliştirmektir. Asıl sorun, iyi niyetin değil, uyanıklığın yetersiz olması. Değişikliğe karşı böyle bir direncin, bencilliğin ötesinde de birçok nedeni olabilir.

Bu inanç ve kendi ikna gücüne duyduğu güven, Keynes'in iktisatçı tavrının birçok yönü için temel bir ipucu sağlar. Örneğin, bu sayede aktif ekonomik yönetim olanaklarına inancı artmış ve 1920'lerden sonra onun en iyimser savunucusu olmuştur. Amerikan Kredi Görüşmelerine 1945'deki yaklaşımının ardında da bu yatar; ona göre Amerikalılar, onun olayı ustalıkla ortaya koyuşu karşısında (İngiliz Mâliyesi ve Hükümeti gibi) kendi deyişiyle, doğru yolu görecekler ve savaş sonrası dünyasının çıkarına uygun bir biçimde, barış dönemi koşullarına geçişi kolaylaştırmak için İngiltere'ye geniş bir yardımda bulunacaklardır. (Karakteristik biçimde, Amerikan görüşü konusundaki varsayımlarının yanlış olduğunu fark ettiğinde üzerinde hareket ettiği zemini hemen değiştirmiş ve Maliye ile Hükümeti bu yeni yaklaşımına uyumlu kılıncaya kadar akla karayı seçmiştir.) Sık sık ifade ettiği bu oldukça saf bakışının ardında, varolan duruma akıllıca yaklaşmanın genel kabul gören tekil bir siyasaya götüreceği görüşü saklı olabilir.® Farklı görüşlere karşı daha hoşgörülü davrandığı Tract on Monetary Re-- form'u (Para Reformu Üstüne Broşür —bundan böyle «Broşür»), (1923) saymazsak, bu bakış açısı, yazılarında ve diğer basılı eserlerinde oldukça yoğundur. Yine de yaşamının sonlarına doğru Keynes, yasa sürecine yaklaşımı konusunda ulaştığı sonuçlarla birlikte, akılcılığa sarılmasının, bir Apostle ve Bloomsbury üyesi olduğu dönemdeki ilk inançlarının bir başka yansıması olduğunu kabul edecektir. 1938’de dediği gibi:

[Gençken] Genel düşünce yapımızın nedeni ve sonucu olarak, kendimizinki de dahil insan doğasını hiç dikkate almadık. Ona atfettiğimiz akılcılık, yalnız kararların değil duyguların da yüzeysel olmasını doğurdu... Başkalarının duygu ve davranışlarına (ve kuşkusuz kendiminkilere de) gerçekdışı bir akılcılık yüklemek benim iflah olmaz hastalığım. Neyin «normal» olduğu konusundaki bu saçma düşüncenin küçük, ama olağanüstü ahmakça bir dışavurumu vardır, o da protestodur. «Norma!» diye nitelediğim şeyler gerçekleşmeyince Times'a bir mektup yazmam, Guildhall'da bir toplantı düzenlemem türünden protestolar... Sanki yeteri kaaar bağırırsam sesimi duyurmayı başaracağım bir makam ya da ölçüt varmış gibi davrandım —belki de duanın etkinliğine inancın kalıtımıdır bu. {JMK, X, S. 448)

Ancak Keynes’in, kendisine gösterilen gerekçeleri kabullenmeyişi yalnızca ahmaklığa ve yanlışlığa tahammül edemeyişinden ve kamu işlerinde akılcılığın daha çok iyileşmesini istemesinden ileri gelmiyordu. Herkes için arzu edilir bir topluma ilişkin bir anlayışı vardı. W.S. Jevons ya da Marshall gibi, sokaktaki adamın yaşamını incelemek ve anlamak için girişimlerde bulunan ve politik iktisadı bu öğrendiklerinin ışığında ilerletmeye niyetli olan önceki iktisatçılardan farklı olarak, Keynes'in arzu edilir toplum anlayışı pek öyle geniş gözlem ve deneylere dayanmıyordu. 1928 sonrasında College'in arazilerindeki tarım işçilerine gösterdiği güçlü ilgi dışında gerçekte Keynes'de sıradan insanların yaşamını anlamaya yönelik bir çabaya ya da bu tarz bir gözleme rastlanmaz. Sıradan insanların yaşamını iyileştirmeyi gerçekten istemesine rağmen, Keynes'in bu sorunlara yaklaşımının kökleri, ilk elden edinilen bilgilerden çok çocukluğu ve Bloomsbury deneyim ve davranış tarzlarında yatar —ahmaklığı, israfı ve saçmalıkları yok etmeye yönelik güçlü ama fazlasıyla soyut bir niyet taşır. Bu, onun mikro reformlardan çok makro reform sorunlarına büyük ilgi gösterişini de kısmen açıklar. Okul yıllarında ya da hemen sonra, o dönemde kamuoyunun en büyük tartışma konularından olan toplumsal reformlara büyük bir ilgi duyduğunu gösteren bir işaret yoktur. Bunun dışında 1920’lerde, Liberal Parti siyasalarını değiştirme çabaları sırasında, toplumsal sorunlara yaptığı atıf da «cinsel sorunlar» diye tanımladığı noktalarda odaklaşır: «Doğum kontrolü ve gebeliği önleyici araçların kullanımı, evlilik yasaları, cinsel anormallik ve saldırganlıkların tedavisi, kadının ekonomik konumu, ailenin ekonomik konumu» (JMK, IX, S. 302-3),

Bunlar belki de Bloomsbury'e en yakışan şeylerdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiltere'de savaş sonrasındaki refah devleti modelini koyan Beveridge önerilerine ilgisi de, toplam talep düzeyini istikrarlı kılmak için işsizliğin durumuyla ters oranlı yardımlar yapılması yönünde yürüttüğü uzun bir kampanya dışında, iyi bir hazinecinin bu sistemin mali sonuçlarına olan ilgisiyle sınırlıydı ve sistemi politik açıdan en kolaycı hale getirme çabasından öteye geçmiyordu Her şeye rağmen, Keynes'in iyi bir toplum konusundaki görüşünün etkileyici olduğu açıktır.

Keynes deyim yerindeyse, bir «neo-Iiberal»di, belki de öncülerinden biri. Keynes, kendi tercihi sonucu, öteki ucunda Ludwig von Mises, Hayek ve onların Milton Friedman gibi ardıllarının yer aldığı geniş politik ve toplumsal düşünce yelpazesinin «liberal sosyalist» kanadındaydı. Keynes, ta en başından beri laissez-faire'in dogmatik biçimini reddetmiştir; hem de kendisinden önce Marshall ve Pigou'nun yaptıklarından daha eksiksiz biçimde. Başından beri, ötekilerin doğal ve otomatik olarak niteledikleri ekonomik işleyişin temel zaafiyetini ve bilinçli yönetimin zorunluluğunu vurgulamıştır. İndian Currency and Finance'da (Hint Parası ve Mâliyesi), (1913) şöyle yazmıştı:

Avrupa'nın, altın standartına dayalı değişim mekanizmasını tamamlamış olarak, değer sistemini daha akılcı ve istikrarlı bir temele uyarlamanın olanak dışı olmadığını bulacağı dönem çok uzak değildir. Ekonomik organizmanın en hayati noktalarını, sürekli biçimde, şanslı bir maden arayıcısının, yeni bir kimyasal sürecin ya da Asya'da fikirlerin değişiminin inayetine bağlamak zorunda olmamız pek hoş değil. (JMK, I. S. 71)

1920'lerin ortalarından itibaren Keynes daha da ileri gitti ve açık bir «toplumsal ve politik felsefe» geliştirdi. Liberal Parti'yi 1914 öncesindeki konularından savaş sonrası dünyaya daha uygun düşen hedeflere doğru yöneltme amacını taşıyan bir dizi yazı ve konuşmasıyla, toplumsal ve politik inancını ifade etti ve bu inanç, küçük değişikliklerle, ömrünün sonuna dek ayakta kaldı. Öbür denemeleriyle birlikte bunlar, Keynes'in, politik partileri kendi fikirlerini uygulamada bir araç olarak kullanıp, yararsızlıkları anlaşıldığı an kendini onlardan koparan, aşırı derecede kötü bir «partici» olduğunu gösterir. Bu denemeler, onun çağdaş kapitalizmi zorunlu, ama sürekli olmayan bir felaket gibi gördüğünü de kanıtlar: bütün çirkinliğine rağmen, malları onaylanabilir bir beceriyle dağıtan (1930'lardaki bir dönem dışında), potansiyel olarak yıkıcı güçleri görece daha acısız kanallara güvenle yönelten ve insani ilişkilerde uzlaşmanın oynadığı rol sayesinde ekonomik sorunu «çözmek» için gerekli sermaye birikimini uzun vadede etkilemeksizin, elle tutulur reformların gerçekleştirilebildiği bir sistem. Kapitalizm, ahlaki açıdan tatsız olsa da her zaman geçerli bir yoldu ve Keynes, «devrimi zorunlu kılan herhangi bir ekonomik, gelişmenin varlığına» (JMK, IX, S. 267)

inanmıyordu.

Çağdaş kapitalizmin örgütlenmesinde ve yönetiminde, faydacı bir şekilde seçildiğinde devlet müdahalesini ya da eylemini gerektiren alanların, hükümet işlerinin gerekli olduğu inancındaydı. Çünkü, «Harvey Road Önkabulleri»ni benimseyen Keynes adındaki bu iyimser rasyonalist, uygun bir ahlaki bakışa sahip olmaları koşuluyla, bürokratlardan ve memurlardan çekinmiyordu. Hayek'in The Road to Serfdom (Kölelik Yolu) adlı kitabı üzerine. 1944 Haziran'ında ona şöyle yazmıştı:

Diyebilirim ki, bizim istediğimiz, planlamanın hiç olmaması, hatta az olması bile değil. Aslında daha da fazlasını istiyoruz. Ancak planlama, liderlerin ve onları iz- leyenlerin, olabildiğince çok kişinin, sizin ahlaki liberal konumunuzu tamamen paylaştığı bir toplulukta gerçekleşmelidir. Eğer yürütücüleri, kafaları ve yürekleriyle doğru yoldalarsa, ılımlı planlamanın sakıncası olmaz...

Bu yüzden, bize gerekli olan, pratikte yalnız sizin felsefenizin sonuçları acısından hayal kırıklığı yaratacak olan ekonomik programlarımızı değiştirmek değil, belki de tam tersine, onları genişletmektir... Sizi manevi ve maddi yolları biraz karıştırmış olmakla suçlamalıyım. Düşünce ve duyguları sakat olanlarca yapıldığında felâkete götürecek kadar tehlikeli faaliyetler, doğru hisseden ve düşünen bir toplulukta tehlikesizce yerine getirilebilir.

1939'da New Statesman’de, politik inancını özlü biçimde toparlar;

Sorun, 19. yüzyılın laissez-faire’ciliğinden bir liberal sosyalizm dönemine geçmeye hazır olup olmadığımızdır. Liberal sosyalizmden, bireyi —seçme özgürlüğünü, inancını, düşünce yapısını ve ifade biçimini, işletmesini ve mülkünü— koruyarak ve ona saygı duyarak toplumsal ve ekonomik adaleti sağlamak üzere, ortak amaçlar doğrultusunda örgütlü bir topluluk gibi hareket edebileceğimiz bir sistemi kastediyorum.

İşte bu noktadan yola çıkarak, Keynes belki de ikna gücüne ilişkin oldukça iyimser görüşüyle, insanı yoksunluktan ve köle gibi çalışmanın boyunduruğundan kurtarmak, yaşamın maddi ve manevi güzelliklerine yönlendirmek ve dünyayı, «araçların ötesinde, daha değerli amaçların var olduğu ve en iyisinin seçilebileceği» ve «torunlarımız için ekonomik fırsatların var olacağı bir döneme hazırlama hedefine uygun olarak hareket etti. Thames'ın County Hail'dan Greenwich'e kadar ki güney kıyısını, «St. James Parkı ve çevresine eş» hale getirmek için yoğun bir bayındırlık programı önermek amacıyla, «Güzel Sanatlar ve Devlet» adını taşıyan bir radyo konuşması yapması da. Güzel Sanatlar Konseyine ciddiyetle eğilmesi de bu yüzden şaşırtıcı sayılmamalıdır. Keynes ekonomik sorunları, her zaman daha büyük ve daha sürekli sorunlar bağlamında ele almayı istemiştir.

Bunları belirtip, Keynes’in iktisat çalışmasının pratik sonuçları konusundaki görüşüne değindikten sonra, iktisadi düşüncesinin gelişimine yakından bakmanın sırası geldi.


Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses