06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

İktidardan kurtulmak için Diyalektiği yeniden düşünmek!

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Kimliğimizi karşıtlıklar üzerine kurduğumuz tezi Lacan’ın 30'lu yıllardan bu yana herkese kabul ettirdiği bir tezdir. Özne ötekini oluşturdukça kendisini tanımlar. Bir karşıtlık bir zıtların birliği söz konusu olur öznenin oluşumunda bile.

Genel anlamda baktığımızda her yerde kurulan her türlü ilişkide bir zıtlık görürüz. Buna heraklitostan bu yana diyalektik deriz. Değişimin sürekliliği, karşıtlık ve karşıtlığın devindiriciliği diyalektiğin temelini oluşturur. Aslında bizim idrak etme yeteneğimiz Lacancı anlamda imgeselliğimizin sonucu beliren simgeselliğimizden kaynaklanır. Dil bu simgeselliğin bir biçimidir. Bu yüzden tercihlerimiz kullandığımız dilin etrafında dolanır. Dil aynı zamanda öznenin ideolojisidir, dili kullanma yeteneği öznenin ideolojisine hâkimiyetine göre şekillenir.

Özne var olduğunun farkına vardıktan çok daha sonra yok olma kaygısına tutulur. Muhtemelen bu doğum esnasında gerçekleşir. Ve bu ilk karşıtlık anından sonra her şey karşıtıyla birlikte var olmaya başlar. Varlığın zıtlığı yokluk, olma halinin zıttı olmama hali, maddi alemin zıttı hiçlik, bireyin zıtlığı toplum, evladın zıtlığı baba, kadının zıttı erkek, doğumun zıttı ölmek gibi. Sürekli anlamda dışarıdaki üzerinden kendini konumlama hali içindedir özne. Var oluş hakkında bir fikri yoktur ama ölümü yok oluş olarak ele alabilir ve varoluşu yok olmama hali olarak tanımlayabilir. Ama hala var olmanın anlamı yokluk üzerine kuruludur. Özne, var olmanın ne demek olduğunu arzuları çoğaldıkça farklı farklı tanımlara oturtur. En nihayetinde, var olmanın arzusunu ne olarak tanımlarsa, kendisine bunun etrafında bir hayat inşa eder ve bu hayata uygun bir bedene ulaşır(!). Ama ölüm olmasaydı, Lacan’ın düşündüğü gibi varoluşun anlamını yitireceğini düşünmek yerine, var olmanın mutlak gerçek olacağını düşünmek gerekirdi. Tüm zıtlıkların ilk kaynağı en nihayetinde varoluşu yitirme korkusu veya var olamama sancısıdır.  Doğal olarak tüm dil bu ilk karşıtlık üzerine kurulur. İnsanı her şeyde bir zıtlık aramaya iten bunalım var olmama korkusudur. Ölüm, yaşama dayanmak için bir tutanak değildir. Dahası ölüm karşısında yaşanan şok yaşamı doğal akışından saptırır ve bu yüzden öteki üzerinden kendini tanımlar özne.

Özne her şekliyle, arzu ederken de, kendini tanırken de sürekli olarak dışındaki “şeyleri” tanımlar. Kendisini, olmadığı şeylerle bulur. Bu, onun varoluşsal handikabıdır. Aristocu anlamda ilkel bir mantık ile ya a dır ya da a’ (a olmayan)dır. Öteki yoksa özne kendisini nasıl tanımlayacaktır? Öteki olmadığı sürece özne kendi farkına varamaz. Her özne bu yönüyle ötekileştirici bir yana sahiptir. O zaman öteki olan öznel bir durumdur. Aşkın bir bakışla öteki olan ile özne bir bütündür. Öteki de özne olduğuna göre iki öznenin arasındaki iktidar ilişkisi dışında ötekini belirleyen hiçbir ayrım noktası kalmaz. Baskın olan erk olan kendisiyle öteki arasında kavramsallaştırdığı dili istediği gibi eğip bükme hakkına sahip olur. Yani aslında dil egemenin elinde gelişir. Kavramlar egemenin ideolojisidir, toplumsal yaşamın kodlarını egemenin dili oluşturur.

Cinsiyetçiliğin her türü de aynı yere varır, iktidara! Erk olmak eril olmak demek değildir, erk olmak ötekileştirmek ve dile bu ötekileştirici kavramlarını yerleştirmek demektir. Aslında kültürel anlamda kadın, erkek olanı tanımlamak için uydurulmuş bir kavramdır. Tıpkı proletaryanın burjuvaziyi tanımlamak için uydurulmuş bir kavram olması gibi. Aslında bir proleter kültürü yoktur, proleter diye bir sınıf da yoktur. Proleter sınıf burjuvazinin doğal bir sonucudur, burjuvazinin sömürgen karakterinden ötürü açlığa itilen yığınları tanımlayan bir kavramdır. Yani proleter olmak için mücadele etmemize gerek yoktur, bilakis proleter olmak için mücadele etmemek gerekir. Burjuvazi varolduğu sürece proletaryada var olacaktır. Burjuvaziyi ortadan kaldırdığınız an proletaryayı da ortadan kaldırmış olursunuz. Ama proletaryayı ortadan kaldırsanız dahi burjuvazi sömürecek bir sınıf bulacaktır, tıpkı kölecilik tarihe karıştığında köle sahiplerinin yavaş yavaş tüccara dönüşmesi gibi burjuvazi de sadece kılıf değiştirir ama bir şekliyle kendini başka bir form altında kabul ettirebilir.

Kadın Erkeğin, erkekliğin doğal bir sonucu olarak vardır. Yaşamın ortasından kadınları bir kenara ayırır ve görünmez olmalarını sağlarsanız Erkek diye bir kavrama yine ihtiyaç duyarsınız. Erkek şiddeti yine devam eder. Şiddet eril tahakkümün bir sonucudur. Aslında erkekliğin var olduğunu düzlemi bize şiddet sunar. Doğallığında kadın diye kavramsallaştırılan olgu cins olarak kadını tanımlamaktan uzak bir olgudur. Kültür biyolojiyi altüst etmiş ve insanın doğasında olmayan cins kavramını ortaya çıkarmıştır.  Bunun ilk hali anaerkil bir biçimde olması çok daha muhtemeldir. Cinsiyetçiliğin ilk hali kadın merkezlidir.  

Tarihsel anlamda neolitik çağdan geriye doğru gittiğimizde savaşların iyicene azaldığını görürüz. Savaş tarım toplumunun bir sonucudur. Çünkü kıt su kaynakları etrafında örgütlenen tarım toplumu kaçınılmaz biçimde daha kalabalık ve ilkel toplulukların hedefi haline gelir. Şiddetin tarihi ile üretim ilişkileri arasında muazzam bir ilişki vardır. Önceki toplumlarda av sahaları için yaşanması muhtemel savaşların dışında çok fazla çatışmaya sebep olacak koşullara rastlamayız. Dolaysıyla şiddetin iktidarı aslında tarım toplumlarının doğal bir sonucu olarak belirir. Gen üzerine kurulu örgütlenmelerin toprak savunması için kurulan silahlı kolları devletin ilkel formu olarak belirir. Geriye kalan artık bunun ideolojik hazırlığıydı. Önce şekil biçimlenir sonrasında buna uygun içerik, ideolojik biçim belirir. Ana tanrıca döneminin erkek iktidar tarafından yıkılışının hikayesi aslında budur. Edilgenlikten etkenliğe erkek iktidarı yavaş yavaş binlerce yıl içinde kuruldu. Sümerlerin ilk dönemlerinde bile hala erkek iktidarı tam anlamıyla kurumsallaşmış değildir.

Savaşın ve esir hukukunun doğal bir başka sonucu kölelikte yine böyle oluştu. Önce esirlere verdikleri zararı düzeltme temelinde biçimsel bir kölelik belirdi ve sonrasında bunun ideolojisi oluştu. Kölelik bilinçli bir yönelim olamaz. İnsanlık tarihinde hiçbir kötülük kurgulanmış değildir. Nasıl ki ulus devrimlerinin ırkçılık için yapıldığı söylenemezse esir hukukunun köleliğe sebep olması da düşünülmemiştir. Zaten tarım alanları etrafında yaşanan yağmaları bertaraf etmek adına kurula silahlı örgütlenmeler zaman ile barbar akınlarını engelleyip saldıranları esir alır ve esirlere verdikleri zarar onartılır. Morgan eski toplum kitabında bütün vahşilerde bu gibi durumların olduğunu görüyoruz. Demek ki kölelik aslında bilinçli bir şekilde başka insanları kendi adına çalıştırma mantığına dayanmaz. Eğer ki çatışmanın kaynağı dışsal bir itkiyse kölelik bir bilincin ürünü olamaz, kölelik bir durumu telefi etmek için çalıştırılan insanların zamanla köleleşmesinden dolayı gelişen bir durumdur. Doğal olarak çatışma içsel bir durum olsa bile çatışmayı başlatan itki dışsaldır. Kölelik ve erkek egemenlik içsel bir durumdur ama çatışmanın itkisi dışsaldır.


Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses