08082022Pzt
Last updatePzt, 11 Nis 2022 9pm

Ekonomik sistemler neden kriz üretirler ?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÖZET

Mübadele iki eşit emek zaman kitlesinin birbiriyle değiştirilmesidir. Ancak mübadelenin olabilmesi için bir negatif emek zaman kitlesinin açığa çıkması gerekir. Bu negatif emek zaman kitlesi sayesinde fiyat belirlenir. Ricardo’nun aksine ticaretin sadece bir kazananı olur ve bu kazanan tarafta emtia mal olarak birikir. Fiyat ile değer arasındaki bu fark emtia olarak tek elde biriktiği zaman ekonomik sistemler krize girer. Ve üretim yavaş yavaş çökmeye başlar. Bu makalede emek değer teorisini merkeze alarak fiyatın nasıl oluştuğunu ve fiyat ile değer arasındaki farkın krizleri nasıl tetiklediğini ispatlayacağız. 

Anahtar kelimeler: emek-değer, kriz, negatif emek zaman, emek zaman, kâr, artı değer. 

ABSTRACT 

Exchange takes place between two equal masses of labor time. But for exchange to take place, a negative mass of labor time must emerge. Because the price is determined by the negative mass of labor time. Contrary to what Ricardo said, trade only has one winner. On this winning side, capital accumulates as commodities. When this difference between price and value accumulates as a commodity in one hand, economic systems enter into crisis. And production slowly begins to collapse. In this article, we will prove how price is formed by focusing the labor theory of value and how the difference between price and value triggers crises. 

Key Works: labor-value, crisis, negative labor time, labor time, profit, surplus value.

 

İnsanlığın yüce değerleri adına.

 

İktisat bilimi neo-klasik teori tarafından kuşatılmış durumdadır. Açık ki modern dünya ekonomisinin ve 2008 yılından bugüne kadar devam eden son buhranın en büyük nedeni neo-klasik kavrayıştır. Doğal olarak bugünkü iktisadi kavrayışı eleştirmek neo-klasikleri eleştirmektir. Halbuki miladını doldurmuş, küflenmiş bu düşünce, eleştirmeye değer en ufak bir yan içermediği gibi bugünkü halimizin de tek müsebbibidir. Ancak yine de mevcut iktisadi düzen eleştirisi üzerinden emek değer teorisini ortaya koymak doğru bir bilim yapmamızı engelleyecektir. Çünkü mevcut düzen iktisat bilimini matematiksel hilelere çevirmiş ve içeriğini boşaltmıştır. Elimizde emek-değer teorisi gibi bir hazine varken hala arz ve talebin peşinden koşuyor olmamız insanlık tarihi boyunca öğretilecek bir ders olacaktır. Emek değer teorisi iktisat bilimini en doğru düzleme oturtan tam bir denklemi bize sunar. Buna rağmen hala emek değer teorisinin önemi anlaşılamamıştır. Karşı saldırı çok temel bir argümana dayanır; fiyat ile değerin farklı olması. Bir malın değerini belirleyen şeyin içindeki emek miktarı olduğunu söylemek, değerin yegâne unsurunun emek olduğunu söylemek; malların neden fiyatı ile içerdiği emek miktarının farklı olduğunu da emeği merkeze alarak izah edebilmeyi gerektirir. Ricardo’nunda, Marks’ında bu konudaki katkıları muazzamdır. Marks öylesine derin bir bakış gerçekleştirmiştir ki, önce özü görmüş sonra bu özün nedenlerini irdelemiştir. Ama yine de fiyatın neden değerden farklı olduğunu açıklayamamıştır. Sraffa bu konuda “sabit mal” teziyle anlaşılması güç bir zemin yaratmış olsa bile tam bir izahat yapabilmiş değildir. Emek değer teorisi diğer iktisat teorilerinden çok daha güçlü bir geleneğe sahip olmasına rağmen bu geleneğin ardılı olduğunu iddia eden okullar tarafından dahi kıymeti tam anlaşılabilmiş değildir. Nasıl bir gelişimin olduğunu anlamadan emek-değer teorisini anlamak mümkün değildir. Bu yüzden işin kaynağına gitmemiz gerekir.

Bir emtiayı değerli kılan şey içerdiği emek miktarıdır. Adam Smith’in ve David Ricardo’nun üzerinde hem fikir olduğu konuların başında gelir emek değer teorisi.

Her şeyin gerçek fiyatı, yani elde etmek isteyen kimse için gerçekten pahası, o şeyi elde etmenin eziyeti ve zahmetidir. Bir şeyi elde etmiş olup, elden çıkarmayı ya da bir başka nesne ile değiştirmeyi isteyen kimse için o şeyin gerçek değeri, bunun kendi üstünden atıp başkalarının sırtına yükleye bildiği eziyet ve zahmettir. Para ya da mal ile satın alınan, emek ile satın alınmıştır. Tıpkı anlımızın teri ile satın aldığımız şey gibi… Bu para ve mallar, hakikatte bizi o yorgunluktan esirgemiş olur. Bunlar, o sırada eşit miktarda bir emek değeri taşıdığı var sayılan şey ile değiş ettiğimiz, belirli bir miktar emeğin değerini kapsar. Emek, her şeyin ilk pahası, yani asıl satın alma bedeli olarak ödenmiş akçesidir. Kökeninde bütün dünya zenginlikleri, altın veya gümüş değil, emek satın alınmıştır. Onu bazı yeni ürünlerde değiş etmek isteyen servet sahipleri için o servetin değeri, bu kimselere satın alabilmek veya egemen olabilmek imkânını verebildiği emek miktarına tamı tamına eşittir (Smith, 2010: 32).

Smith’in dediği gibi bir şeyi değerli kılan yegane unsur emektir. Aldığımız da sattığımız da emeğin başkalaşmış halleridir. Ancak Smith emeğin nasıl bir ölçü kıstası olduğunu tam olarak kavrayamaz. Smith’in kavrayamadığını Ricardo kavrar ve bunu bir adım daha öteye taşıyarak malların mallarla mübadele edildiğini ve fiyat dalgalanmalarının da emeğin verimiyle alakalı olduğunu söyler;

Şu anda iki çamaşır değerinde olan bir miktar kumaş, on yıl sonra on çamaşır değerinde olursa, bir olasılık, kumaş yapmak için daha fazla emek gerektiği, bir olasılık çamaşır yapmak için daha az emek gerektiği ya da bu zaman aralığında her iki nedeninde etkili olduğu sonucuna varabiliriz (Ricardo, 2007: 35).

Fiyat ne olursa olsun bir malın değerini sadece ve sadece içindeki emek miktarı belirler. Bu emek elbette alelade bir emek değildir. Bu emekten kast edilen ortalama verimliliğe sahip emektir. Ricardo’nun fiyattaki dalgalanmaları emeğin verimliliğiyle açıklamaya çalışması oldukça kullanışlı bir yolu Marks’ın önüne açar.

… bir emtianın üretimi için gerekli olan emek zamanı sabit tutulursa, o emtianın değeri de sabit kalır. Ama emek zamanı emeğin üretkenliğinde olan her değişmeyle birlikte değişir. Bu üretkenlik çeşitli konular tarafından belirlenir; öteki şeyler yanında, işçinin ortalama beceri düzeyi, bilimin durumu ve onun pratikte uygulanma derecesi, üretimin toplumsal örgütlenmesi, üretim araçlarının boyutları ve etkinliği ve fiziksel koşullar sayılabilir (Marks, 1986: 52).

 

Emeğin, değerin tek ölçüsü olduğu tezi iktisadın her kuralını açıklamaya en yakın olduğu tezdir. Bir eşya sadece ve sadece bir emeğin ürünü olduğu için değerlidir. Yani bir şeyi pazara sunulmalık bir nesne haline çeviren şey emektir. Şeyler nedenli zor bir emek sürecine sahipse o denli kıymetli olur. Emek değer teorisi tam olarak bakılması gereken yere bakar, ekonomik hayatın tek gerçeği olan emeğe. Emeğin ürettiği ürünlerden başka bir şeyin ticaretini yapamayız. Ticarete konu olan her şey emeğin ürünü olduğu için bir kıymete sahip olur. Doğal olarak alınanda verilende emektir. Ancak fiyat çoğu zaman bu emek sürecinden bağımsız olarak çok daha yüksek bir değere denk gelebilir. İşte emek değer teorisinin izah etmekte zorlandığı tek nokta burasıdır; fiyat neden emeğin değerinden farklı olur? Bu konuda emeğin değerin tek ölçüsü olduğunu düşünenler oldukça verimli tartışmalar yaratmıştır. Arz ve talep göndermelerinin gerçekçi olmadığının farkındadırlar ama çokluğun veya azlığın fiyat üzerinde etkisi olamayacağını tam anlamıyla ifade etmekten kaçınmışlardır, Marks bile bu bakıştan nasibini almıştır. 

“Klasik ekonomi politik, “emeğin fiyatı” kategorisini, üzerinde düşünmeye hiç gerek görmeden günlük hayattan olduğu gibi almış ve sonra da bu fiyatın nasıl belirlendiği sorusunu sormuştur. Arz ve talep arasındaki ilişkide meydana gelen değişmenin, emeğin fiyatı bakımından, diğer emtiaların fiyatları bakımından olduğu gibi, bu fiyatın kendisindeki değişiklikler, yani piyasa fiyatının belli bir büyüklüğün üstünde veya altında gösterdiği oynamalar dışında hiçbir şeyi açıklamadığını klasik ekonomi politik çok geçmeden görmüştü. Arz ve talep dengelendiğinde, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, fiyat oynamaları sona erer.  Ama bu durumda arz ve taleple herhangi bir şey açıklanamaz olur.  Arz taleple dengede olduğu an, emeğin fiyatı, onun arz ve talepten bağımsız olarak belirlenen ve asıl inceleme konusunu oluşturan, doğal fiyatıdır. Ya da piyasa fiyatındaki oynamalar daha uzun bir dönem, söz gelişi bir yıl için ele alınırsa, sapma farklarının birbirini telafi etmesiyle fiyatların ortalama bir büyüklüğe, görece kararlı bir ortalamaya eşitlendiği görülür.  Bu ortalama büyüklüğün ise, doğal olarak, kendisinden gerçekleşen ve kendi kendilerini telafi eden sapmalardan farklı biçimde belirlenmiş olması gerekir.” (Marks, 1986: 515-516)

Arz ve talep yasası diye anılan durum bilimin daha ne kadar yolun başında olduğunu göstermesi bakımından oldukça değerli bir iş görürken, fiyatın nasıl oluştuğunu açıklamak konusunda  herhangi bir biyoloji yasasından daha fazla iş görmez.

Açık ki emek değer teorisi bütünlüklü bir kavrayışı gerektirir. Bir malın az ya da çok olması o malın içerdiği emek miktarına etki edemeyeceğine göre arz ve talep teorisinin denklemin dışına çıkması gerekir. Arz ve talep ile düşünmeye alışmış bir ekonomi bilimcisinin bu yaklaşımı kolay kolay terk edemeyeceği açıktır.

“Şimdi, satıcıya, açıklanması mümkün olmayan bir ayrıcalıkla, metayı değerinden fazlasına, meta 100 değerinde ise 1 10'a, yani % 10'luk bir yazılı (nominal) fiyat fazlasıyla satma yetkisinin verilmiş olduğunu varsayalım. Demek ki, satıcı burada 10'luk bir artık değeri cebine indirir. Ama, satacağını sattıktan sonra o bir alıcı haline gelecektir. Bir üçüncü meta sahibi şimdi karşısına çıkacak ve satıcı olarak metayı yüzde 10 fazlasına satma ayrıcalığından ona karşı yararlanacaktır. Dostumuz, alıcı olarak 10 kaybetmek için satıcı olarak 10 kazanmıştır. Bütün iş, gerçekte, gelip şuna dayanır: bütün meta sahipleri, metalarını birbirlerine değerlerinin %10 fazlasına satmış olur ve bu, metalarını tam değerleri karşılığında satmalarıyla tam olarak aynı şeydir. Meta fiyatlarındaki böylesi bir genel yazılı artış, meta değerlerinin örneğin altın yerine gümüşle ölçülmesiyle aynı sonucu doğurur. Metaların para isimleri, yani fiyatlan şişer, ama aralarındaki oranlar değişmeden kalır.

Bu durumun tersini varsayalım, yani alıcıya, metaları değerlerinden azına satın alma ayrıcalığı verilmiş olsun. Burada artık alıcının da tekrar satıcı olacağını hatırlatmamız gereksizdir. O, alıcı olmadan önce satıcıydı. O, alıcı olarak %10 kazanmadan önce; satıcı olarak %10 kaybetmişti. Burada da her şey yine eskisi gibi kalır.” (Marks 1986: 164)

Daha bütüncül bir bakışla Marks’ında emin olduğu gibi mallar sadece ve sadece mallarla değiştiriliyorsa türdeş emeğin ürünü olan iki mal birbiriyle değiştiğinde, kârın oluşması da imkansızdır. Bir kere emeğin tek ölçü birimi olduğunu kabul ettiğimizde bütün anlatılan iktisat biliminin geçersiz olduğunu görürüz.

Bir malın içerdiği emek miktarı o malın değerini belirliyor ve emeğin değeri de toplumsal ortalama verim ile belirleniyorsa yani emekler arası bir yarış söz konuysa, bizim başkaca bir değişkene ihtiyacımız kalmaz. Sadece bu iki ilke üzerinden fiyatın nasıl oluştuğunu ve ekonomik sistemlerin neden kriz ürettiğini izah edebiliriz.

Emeğin toplumsal bir ortalaması vardır. Yani her emek birim zamanda belli bir ürün üretmek zorundadır. Bu ortalama verimin altında kalan emek çeşitleri ya zaman ile üretim hayatından çekilir ve yerini makinelere bırakır ya da komple yok olup gider. Elbette emeğin ortalama veriminin üzerinde olan üretim kollarında “kârlılık” daha net bir biçimde görünür olur ama çok yakın zamanda o alanlarda girişimcilerce işgal edilir ve “kârlılıklar” o alanlarda da toplumsal ortalamaya doğru geri çekilir. Bu konuyu Ricardo (2007: 99) incelemesinde zaten bir nihayete bağlamıştı. Yani bütünleşmiş pazarlarda sermaye karlarının da toplumsal ortalaması söz konudur.

Doğadan bir şekliyle emtiaya dönüştürülmek için elde edilen şeylerin üretim sürecinin malın satılmasıyla döngüsünü tamamlandığı kabul edilir. Bu döngüde yer alan sermayedar kar ile ödüllendirilirken, emekçi ücret ile ödüllendirilir. Servetinin bir kısmını sermayedara ödünç veren üretim alanı sahipleri de rant alır. Doğal olarak gelirler üçe ayrılır: Ücret, kar ve rant. Bu üçünün parasal hacmi ne kadar yüksek ya da ne kadar düşük olursa olsun mal miktarına en ufak etkisi yoktur. Ücret malın satımından önce gerçekleştiğine göre kar ve ranttan daha farklı bir konumdadır. Ücret malın üretim sürecinde belirirken kar ve rant malın satışından sonra gerçekleşir. Üretim yani organize emek süreci servet yaratma sürecidir. Bu servet eşyalardan oluşur, maddidir ama en büyük özelliği bir emek süreci neticesinde oluşmuş olmasıdır. Doğal olarak her mübadele aslında eşit emek kütlelerinin birbiriyle değişmesinden ibarettir. Yani mübadelede dahi hala değiştirilen emekten başka bir şey değildir. Emeğin üzerine herhangi bir fazla eklemek mümkün değildir.

Ekonomi biliminin en küçük yapı taşı emektir. Emeğin harcanması mala, mal birikimi servete, servetin harcanması zenginliğe sebep olur.  Servet birikmiş emtialar yığınıdır, zenginlik ise bu yığının tüketimiyle açığa çıkan toplumsal boş zamandır. Doğal olarak zenginliğin de servetin de emtianın da ölçü birimi emektir. Ölçü birimimiz emek olduğuna göre, ölçülen niceliğin büyümesi emeğin ne kadar bir negatif emek zamana yani zenginliğe dönüştüğünün incelenmesidir.  Servet emtiaların toplamından ibarettir. Her emtia servetin ürünüdür ama tüketime konu olmadıkları sürece zerrece bir zenginliğe denk gelmezler. Ne zaman bu emtia tüketilirse o zaman zenginliğe dönüşmeye başlar.

Her şeyi yani satılabilir her nesneyi ya da hizmeti emeğin başkalaşmış halleri olarak gördüğümüzde, bütün girdileri tek bir kaleme, emeğe indirgemiş oluruz. Buna Smith’in dediği gibi gümüş, altın, para veya diğer kıymetler de dahildir. Her şey emeğin başkalaşmış halidir. Bu yönüyle emeğin toplumsal bir yönü vardır; bu emeğin ürününü elde eden her tüketici bunun karşılığında başka bir üretim tezgahında emeğinin ürününü bırakmıştır. Bir iş kolunda yaptığı üretimin karşılığında başka başka iş kollarında üretilmiş ürünleri alır. Her birim emek girdisi bir başka yerde bir emeğin çıktısını engeller.  Gelirlerimizin tamamını başka insanların emeklerinin ürünlerini alarak harcarız. Bunu hanehalkının tüketimi için yapabileceğimiz gibi, sermaye şeklinde üretime aktararak ya da rant aracı olarak bir altın, para, hisse senedi gibi menkul veya gayrimenkul olarak harcamamız durumu değiştirmez. Ancak paylaşıma konu olan şey eşyalardır. Doğal olarak paylaşıma katılacak her birey bu eşyalardan pay alacaktır. Ücretleri ne kadar yükseltirsek yükseltelim mal sabit kaldığı sürece gelirlerin alacağı mal miktarı değişmeyecektir.  Dahası emeğin toplumsal ortalaması söz konusuysa ücret dışında bir gelirde söz konusu olamaz. Çünkü bir birim ortalama emeğin ürünü olan şeyin pazardaki fiyatını bir birim ortalama emeğin ürünü olan diğer şeyler belirler.

Tasarrufun bir tüketim olduğu düşüncesi, bir malın satılmasıyla birlikte döngünün tamamlandığı düşüncesinden kaynaklanır. Bir mal pazarda kendine alıcı bulduğu an döngü tamamlanmış olmaz. Çünkü mallar ancak tüketildiği an zenginliğin parçası olmaya başlar. Tüketildiği kısmı kadar zenginliğe dahil olur, tüketilmedikçe zenginliğe dahil olmaz.

Emtia bizim dışımızda bir nesnedir bu yönüyle üreticisi ile duygusal bir bağ oluşturmaz. Ancak tüketicisi için emtia onun dışında bir nesne değildir. Tüketicisi için emtia onun emeğinin verimini artıran ya da azaltan bir şeydir. Nasıl ki emtia üreticisi için bir miktar emek zamanı ifade ediyorsa, tüketicisi için de başka bir emek zaman kitlesini ifade eder. Tam olarak Smith’in dediği gibi “ticaret bir emekle bir başka emeğin mübadelesidir”. Üretici için emtia, üretiminde harcanan emek zamanı kadar kıymetlidir. Onu doğadan yalın haliyle elde edip toplumsal bir yarara denk gelecek hale çevirmenin zahmeti, emtianın kıymetini belirler. Bu emtianın üretim değeridir. Bu yönüyle emtialar emeğin başkalaşmış halleridir.

Emtiayı kıymetli yapan ya da o emtia için üretici güçleri bir emek süreci örgütlemeye iten şey emtianın tüketicisine kazandırdığı şeydir. Tüketicisi bu emtia sayesinde katlanmak zorunda olduğu bir zahmetten kurtularak veya yaşamsal bir zaman kazanarak bir boş zaman açığa çıkarır. Bir taraftan emtia üreticisinden bir zaman çalarken, diğer taraftan emtia tüketicisine bir zaman kazandırır. Bir tarafta üretilirken bir “emek zaman”a denk gelen emtia, diğer tarafta tüketilirken bir “emek zamanı”nı engeller yani negatif bir emek zamana sebep olur.

Bir kutu konserveyi düşünelim, konserve olarak emtiayı üretmek için üretici güçler bir organizasyon yaparlar ve konserve için bir emek süreci başlatırlar. Belli bir kitle emek zamanı kullanarak toplumsal bir fayda örgütlerler. Yani konserve bir emek süreci sonucunda açığa çıkar. Tarlanın biçilmesi, mahsulün ekilmesi, bakımı, toplanması, işlenmesi kutulara konulması ve pazara gelmesi bir üretim sürecini ifade eder. Her step bir emek sürecine denk gelir. Pazarda kendine bir alıcı bulmasıyla emtiayı üreten üretici güçler için süreç tamamlanmış olur. Ama tüketici bu konservedeki ürünü yiyebilmek için katlanmak zorunda olduğu, tarlayı sürmek, mahsul ekmek, yetiştirmek, toplamak ve konserve yapmak gibi eylemlerde bulunması gereken zamanı boşa çıkarır. İşte konserve yapmak yerine bu ürünü belli bir bedel karşılığında pazardan satın alır. Bu ürün öznel ihtiyacın bir imajıdır. Konserve kutusunun içinde tüketime sunulan şey kültürün konusudur, ama imaj olarak beslenme ihtiyacına yaslanır. İhtiyacını konserveyle gidermek tüketicinin katlanmak zorunda olduğu bir emek zamanı boşa çıkarır.

Konserve tüketildiği anda öznenin beslenme ihtiyacını karşılayarak ona hem biyolojik bir zaman kazandırır ve hem de bir emek zamanı kazandırır. Tüketicinin kazandığı bu zaman malın kullanım değeridir. Kullanım değeri bir ucuyla malın içeriğini, toplumsal yararını ifade ederken diğer ucuyla da malın tüketicisini kurtardığı emek zamanını ifade eder. Her şekliyle ortak payda zamandır. Bu yönüyle her tüketici tükettiği ürün sayesinde bir “negatif emek zaman süreci” yaratır. Negatif emek zaman, tasarruf edilen emek zamandır. Doğal olarak negatif emek zaman tasarrufu sağladığı kişinin geliri cinsinden bir değere oturur. Nasıl ki bir malın içindeki emek zaman, o malı üreten kişinin geliri ile değerini buluyorsa, bir malın içindeki negatif emek zaman da o malı tüketen tüketicinin geliri ile değerini bulur. Doğal olarak emek süreci bir başka yerde katlanılmak zorunda olan bir başka emek sürecini engeller, bir negatif emek zaman yaratır. Negatif emek zaman bir birim kullanılmış emeğin denk geldiği tasarruf edilen emek zamandır bu yönüyle zenginliğin ta kendisidir. Zenginlik, yaratılmış servetin ne kadarlık bir emek tasarrufu sağladığının ölçülmesidir.

Bu yönüyle emtia her şart altında bir negatif emek zamana sebep olur. Yalnız emtia iki ayrı şeyin konusu olarak zaman yaratabilir. Bir yanıyla direk anlamda bir emek sürecinden bizi kurtararak oldukça açık bir biçimde eylem zaman kazandırarak bir toplumsal zaman sağlar, diğer yanıyla ihtiyaçlarımızın nesnesini elde etmemize yarayarak bize bireysel zaman sağlar. Ama her emtia istisnasız tüketici tarafından tüketildiği an “negatif emek zaman” yaratır.

Bunu çok bilindik bir örnekle Ricardo’nun “karşılaştırmalı üstünlükler teorisiyle” izah edelim. Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisi ((Ricardo, 2007: 115-132) bize emeğin değişiminin yani bir yerde iş bölümünün nasıl bir fazla yarattığını anlatır. Her ne kadar Ricardo bunu uluslararası ticaret için kullanmışsa da daha sonrasında iç ticaretin doğasının da bundan çok farklı olmadığı ortaya konmuştur.

İngiltere ve Portekiz olarak iki üretici ve tüketici unsur ve sadece iki ürünlü bir tüketim gündemi olduğunu var sayalım.

Ülke

Ürün 1

Ürün 2

Gerekli emek

İngiltere

90 litre şarap

60 top kumaş

90+90 günlük emek

Portekiz

120 litre şarap

30 top kumaş

90+90 günlük emek

Toplam

210 litre şarap

90 top kumaş

360 günlük emek

Tablo 1

Tablo 1’e göre İngiltere’de 1,5 litre şarap ile 1 top kumaşla aynı değere sahiptir. Portekiz’deyse 1 top kumaş 4 litre şaraba denktir. İngiltere de bir birim emeğin hasılası ½ litre şarap ve 1/3 top kumaşken Portekiz’de aynı birim emek 2/3 litre şarap üretirken 1/6 top kumaş hasılaya sahiptir. Bu iki yapının arasında üstün oldukları ürünler üzerinden bir Pazar kurulduğu an emeğin verimliliği değişecektir. 90 günlük emeğin ürünü olan her şey Ricardo, Smith ve Marks’ın dediği gibi aynı şeydir. Bu yüzden emek değer teorisyenleri 2 litre şarabın 1 top kumaş edeceğini çünkü bu ikilinin eşit emek miktarı içerdiğini söylerler. 

 

İngiltere

120 top kumaş

180 günlük emek

Portekiz

240 litre şarap

180 günlük emek

Tablo 2

Ricardo’ya göre İngiltere ve Portekiz aynı üretim alışkanlıklarını sürdürürse 210 litre şarap ve 90 top kumaş üretecektir. Ancak bunun yerine birbirleriyle ticaret yapar ve sadece üstün oldukları ürünleri üretirlerse 240 litre şarap ve 120 top kumaş üretirler. Üstün olmadıkları ürünleri üretmeyi tercih etmeleri gibi bir durum söz konusu olmayacağı için diğer seçenekler ihtimal dışı kalacaktır. Emek, değerin tek ölçüsü olduğuna göre tekleşen bu pazarda emeğin verimi eşitlenir ve 1 top kumaşın 2 litre şarap kadar emek zamanı içermesinden dolayı fiyatlarının da bu oranda olması gerekir. Gelirler ve giderler ancak bu şart altında birbirini karşılar. Ama bu durumda tüketici olan üreticinin 1 top kumaşın ve 1 litre şarabın üretici için üretim maliyetini bilmesi gerekir. Tüketici bunu ancak kendi üretim alışkanlıkları doğrultusunda ne kadar emek zamanda üretildiğini bilir. Bu da tasarruf ettiği emek zaman kitlesi sayesinde gerçekleşir.

Ancak İngiliz zekası bir top kumaşın daha fazla şarap etmesi gerektiğinin farkındadır!

Eski hasılanın geçimlik için yeterli bir verimi sağladığını varsayar ve daha fazla üretime ihtiyaç olmadığına karar verecek olursak, yani Marshall’ın aksine tam istihdama yönelmesek karşımıza bu ticaretin sonucunda ne kadar emek zamandan tasarruf ettiğimiz çıkacaktı. 30 top kumaşın Portekizlileri kurtaracağı emek zaman 90 günlük negatif emek zamanken, 90 litre şarap için İngilizlerin kurtulacağı emek zaman da 90 günlük negatif emek zamandır. Aslında yine iki eşit emek arasında olur mübadele ama Portekizlilerin İngilizlerden şarap talep etmesi ve İngilizlerinde Portekizlerden kumaş talep etmesi gibi bir durum söz konusu olamaz, çünkü emeğin güçsüz olduğu yanlarda bir negatif emek zaman kitlesi açığa çıkar aksi durum iki tarafında zararına bir durum olacaktır. Bu yüzden emeğin güçsüz olduğu ve negatif emek zamanın doğduğu alanlarda gerçekleşir mübadele. Negatif emek zaman bu noktada görünür olur ve 90 günlük emek zamanın ürünü olan 30 top kumaş ile 90 günlük emek zamanın ürünü olan 90 litre şarap değiştirilir. Yani ancak mübadeleye konu olan emeğin ürünleri birbirine eşitlenir. Sattığı ürün değil aldığı ürün için ne kadar emek zaman harcadığı önemlidir. Açık ki bu durumdan İngilizler kadar Portekizler de memnun olacaktır. Mübadele bu şekil olduğunda emeğin verimi yükselir. Mal miktarında hiçbir değişme olmadan aynı “arz ve aynı talep” durumunda bile fiyat değişir. Eskiden İngilizler 1 top kumaş ile 1,5 litre şarap alabilirken ve Portekizliler 4 litre şarap ile 1 top kumaş alabilirken, yeni düzlemde Portekizliler 3 litre şarap ile 1 top kumaş alabilecek ve İngilizlerde 1 top kumaş ile 3 litre şarap alabilecektir. Ama 1 top kumaş 2 litre şaraba eşitlenmeyecektir. Bugüne kadar emek değer teorisyenleri emeğin bu şekilde eşitleneceğini düşünmüştü ama emeğin sadece satın alınan kısımları arasında bir eşitlenme söz konusu olmaktadır. Bu yüzden de fiyat emeğin üretim değerine değil tüketim değerine göre şekillenir. Ticaretin her iki tarafı içinde kârlı bir durum söz konusudur. Ama buradaki kârlılık emeğin veriminin yükselmesi sayesinde bir yaşanan bolluktur. Yoksa sermaye karı halen açıkça görünür değildir.

Marks (1986: 303) emeğin daha üretim tezgahında burjuvazi tarafından sömürüldüğünü, işçinin kendi geçimliği için ürettikten sonra burjuvazi içinde ürettiği bir mesaisinin olduğunu söyler . Aslında “birim zamandaki girdi miktarını çoğaltarak burjuvazi sömürü yapar” der. Artı değer bu şartlar altında oluşur Marks’a göre.

Marks, emek değer teorisine göre işçinin ürettiği ürüne konulacak her fiyatın ister istemez her şeyin fiyatını yükselteceğini, bu yüzden de sömürünün mal’en olması gerektiğini bilir ve bu yüzden sömürünün tek kaynağı olarak üretim tezgahını işaret eder. Marks’a göre artı değer karşılığı ödenmemiş üretimdir. Ancak artı değer sadece üretim tezgahında sağlanan bir sömürü biçimiyse, üretimin zarar ettiği düzlemde sömürünün tersine döndüğü gibi garip bir durumla karşılaşırız. Üretim tezgahı açık sömürünün hala devam ettiği bir yerdir ama sömürü diğer üreticilerle rekabet edebilmek için gerçekleşir bu yüzden üretim alanlarında yaşanmaz.

Emeği tek kıstas aldığımızda tek girdinin emek olduğunu söylemiş oluruz. Doğal olarak emeğin ürünü olan şeyleri çoğaltmadığımız sürece emeğin verimini artırmamız ya da hasılada bir iyileşme sağlamamız mümkün değildir. Her şey emeğin ürünüyse ve bir birim emek zamanı harcanan her ürün aynı değerdeyse, ortalama emeğin verimliliğinin altında kalan emek türleri yavaş yavaş elenip yeni emek kolları açılıyorsa, aynı durum “kâr oranları” içinde geçerli olur. Yani piyasada nasıl ki emek söz konusu olduğunda bir rekabet söz konusuysa sömürü söz konusu olduğunda da bir rekabet söz konusu olacaktır. Doğal olarak emeğin çıktısının bir toplumsal ortalaması varsa sermaye kârının da bir toplumsal ortalaması olmak zorundadır. Eğer her türlü ekonomik faaliyet üretim tezgahında gerçekleşiyorsa bir birim emeğin ürününün bir kısmını burjuvazinin keyfine göre kendi hesabına yazması mümkün değildir. Günde 10 birim mal üreten emek, günde 20 birim aynı maldan üretmeye başladığında malın fiyatı yarı yarıya düşecektir. Çünkü emeğin artık ortalama verimi 20 birime göre şekillenecektir. Doğal olarak sermayenin daha fazla üretim yaptırarak emeği sömürmesi mümkün değildir. Çünkü aynı ortalama değer, kar içinde geçerli de olacaktır. Aynı ürünü üreten her emek 10 birim emtia üretimi yaparken, 20 birim emtia üretimi yapabilen emek sömürüye konu olabilir ama o bile çok kısa süreli olacaktır ve daha yüksek çıktı veren yeni üretim tarzı hızla yayılacak ve yeni ortalama 20 birim çıktı olacaktır. Ortalama kâr oranının altında kalan sermaye de zarar edecektir. Kârın gerçekleşebilmesi için emeğin bir biriminin toplumsal ortalamadan daha fazla ürün üretmesi gerekir. Eğer ki artı değerin sadece üretim sırasında gerçekleşmesi gerektiğini iddia edersek, üreticinin zarar ettiği bir düzlemde yani sermayenin küçüldüğü bir düzlemde işçi sınıfının emeğinin hakkı olmayan bir ücret aldığını söyleriz ki, bu da teorik olarak imkansızdır. Bu sömürü yani sermaye kârı Marks’ın düşündüğü gibi sadece üretim tezgahında değil, gelirlerin harcadığı anda da gerçekleşir.

Buraya kadar gözden kaçan tek şey 30 top kumaşın 90 litre şaraba eşitlenmesi değildir. Negatif emek zaman yaratan mübadeleye konu olan 30 top kumaş 90 litre şarap ile değiştirilmeye başlanıldığı an emeğin yeni bir toplumsal ortalaması oluşacağı gibi, bu yeni düzlemde emek gücünün bir kısmı ıskartaya çıkar. Çünkü Portekizlilerin İngilizler için doksan litre şarap üretmeye 67.5 günlük emek zamanı ayırmaları yeterli olacakken, İngilizlerin Portekizliler için 30 top kumaş üretmeye 45 günlük emek zaman ayırmaları yeterli olacaktır.

İngiltere

90 top kumaş

135 günlük emek zaman

45 günlük boşa çıkan emek zaman

Portekiz

210 litre şarap

157,5 günlük emek zaman

22.5 günlük boşa çıkan emek zaman

Tablo 3

Böyle baktığımızda iki ülke toplam hasılasının mübadeleden önceki hasılayla eşit büyüklüğe sahip olduğu ama sadece emek zamandan tasarruf edildiğinde, herkes önceki üretimindeki kadar payı alsa bile bir kısım emek sürecinin boşa çıktığını görürüz. Yeni hasılayı eski hasılaya eşit bir dağılıma göre hesapladığımızda üretimin kaç gün kısaldığını görürüz.

İngiltere

90 litre şarap

60 top kumaş

135 günlük emek zaman

Portekiz

120 litre şarap

30 top kumaş

157,5 günlük emek zaman

Tablo 4

Tablo 4 de her iki ülkede aynı miktarda ürün elde edecek gibi en iyi bildiği üretim dalında üretim yaparsa, İngiltere’nin 45 günlük bir emek zamanının boşa çıktığını, yine Portekiz’in de 22.5 günlük bir emek zamanının boşa çıktığını görürüz. Her mübadele bir kısım emek zamanını boşa çıkarır. Bunu sadece iki ülke arasında değildir, her mübadelede görmemiz mümkün. İşte bu fazla sermayenin kâr olarak kendine hak gördüğü fazladır. İngiliz sermayesi bu ticaretten 45 günlük emek zamana denk gelen artı değer yaratırken, Portekiz sermayesi 22.5 günlük emek zamana denk gelen artı değer yaratır. Halbuki ticaretin başında Portekiz sermayesi de çok kârlı bir iş yaptığına yemin edebilirdi.

Bir malın değeri içerdiği emek zamanı kadar ve fiyatı tüketicisine kazandırdığı negatif emek zaman kadardır demiştik. Tam istihdam durumunda yani her iki ülkenin de üretime devam etmesi durumunda İngiltere 30 top kumaş fazla üretecekken, Portekiz 30 litre şarap fazladan üretecektir. İngiltere’nin elinde satılması gereken 30 top kumaş fazlası varken, Portekiz’inde satılması gereken 30 litre şarabı vardır. Ancak her ürün tüketicisine bir zaman kazandırdığı için değerlidir. Yani 30 top kumaş için Portekiz’in feda edebileceği sadece 22.5 günlük bir negatif emek zaman süreci vardır ve bu süreçteki toplam geliri sadece 30 litre şaraptır.

Bir şeyin üretim değeri içerdiği emek zaman kadardır dediğimizde mantıken kabul edilemez gibi gelse bile ayrı ayrı düzlemlerde üretilmiş 90 litre şarap ve 60 top kumaşın değerinin 120 litre şarap ve 30 top kumaş kadar olduğunu da iddia etmiş oluruz. Negatif emek zaman yaklaşımı bize bu eşitlenmenin nasıl olduğunu gösterir.  

Portekizliler için 90 günlük emek zamana denk gelen 30 top kumaş yerine 120 litre şarap üretmek mümkündür. İngilizler içinse 90 günlük emek zamana denk gelen 90 litre şarap yerine 60 top kumaş üretmek mümkündür. Doğal olarak her iki taraf içinde 60 top kumaş ile 120 litre şarabı değiştirmek en büyük verimi açığa çıkaracak mübadeledir. Ama iki üretici içinde emtianın değeri onlara kazandırdığı negatif emek zaman kadar olacağı için, 30 top kumaş ile 90 litre şarabı mübadelesi gerçekleştiğinde iki tarafında kar ettiği gibi bir yanılgı ortaya çıkar. Çünkü bu takasla her iki tarafta belli bir emek zamanı boşa çıkararak aynı hasılayı korumayı başarmıştır.

Yeni hasılaya göre Portekizliler % 12.5’lik bir hasıla artışı yaşarken, İngilizler %25lik hasıla artışı yaşar. Bu durum birbirinin tıpa tıp aynısı olan iki emek türünün arasındaki mesafenin açılmasına ve bir emeğin sanki öbür emek çeşidinden çok daha yüksek verime sahip olduğu gibi bir algının oluşmasına sebep olur. Halbuki 90 günlük emek zamanın İngilizler için 60 top kumaş Portekizliler için 120 litre şarap ettiği eşit bir düzlemde mümkündü. Ama böylesi bir düzlemde sermaye kâr edemez, eşit emek ürünü olan şeyi yine eşit emek ürünü olan başka bir şeyle değiştirmiş olurdu. 

Genel anlamda ticaret, ister eski hasılayı yakalayana kadar üretim yapmış olsunlar isterse de tam istihdam sağlamak için üretime devam etmiş olsunlar, her iki durumda da emeğin ortalama veriminin yükselmesine sebep olur. Eskiden İngiltere de 1 birim emeğin hasılası 0,5 litre şarap ve 0,33 top kumaşken, hasılanın aynı kaldığı 45 günlük emeğin boşa çıktığı düzlemde kişi başı hasıla 0,62 litre şarap ve 0,33 top kumaşa denk gelecekken, tam istihdamlı eşit paylaşımlı yeni düzlemde İngiltere aynı birim emekle 0.66 litre şarap ve 0,5 top kumaş üretmeye başlayacaktır. Yine Portekiz 0,66 litre şarap ve 0,16 top kumaş üretirken , hasılanın aynı kaldığı 22,5 günlük emeğin boşa çıktığı düzlemde kişi başı hasıla yine 0,72 litre şarap ve 0,19 top kumaş olacak ve  tam istihdamlı eşit paylaşımlı yeni düzlemde 0,66 litre şarap ve 0,5 top kumaş üreteceklerdir. Bu emeğin her biriminin eşit olduğunu kabul ettiğimizde gerçekleşir.

Ne var ki biz artık Pazar toplumlarında bir emtianın değerinin tüketicisine kazandırdığı negatif emek zaman kadar olduğunu bildiğimiz için piyasanın 90 litre şarabın 30 top kumaş edeceği bir düzlemde dengeleneceğini biliyoruz. Ama her iki tarafında elinde bir kısım ürün fazlası olarak sermaye kârı birikecektir.

Ancak bu iş bölümünden sağladıkları fayda sayesinde her iki tarafında üretime devam etmesi durumunda üretecekleri 30 top kumaşı Portekizlilerin alması için Portekizlilerin elinde sadece 22.5 günlük bir negatif emek zamanları vardır ve bu süre zarfında üretebilecekleri şey sadece 30 litre şaraptır. Doğal olarak İngilizlerden aldıkları kumaşın değeri maksimum 22.5 günlük negatif emek zamanında üretebilecekleri ürün kadar olur. Portekizliler 30 top kumaşın üzerinde ne kadar kumaş alırlarsa alsınlar ancak 22.5 günlük emek zamanlarına denk gelen ürün kadar değerli olacaktır.

Malların tamamı mallarla mübadele edildiğine göre, İngilizler 90 litre şarap aldıktan sonra ellerinde 30 top kumaşlık emek zamanları ya da 45 günlük negatif emek zamanları olacaktır. 45 günlük negatif emek zamana denk gelen 30 top kumaşın karşılığı sadece 30 litre şarap kalacaktır. 1 top kumaşın son biriminin değeri 1 litre şaraba denk gelecektir. İlk ticarette toplumsal emeğin üzerindeki üretim avantajlarını son ticaretlerinde Portekizlilere geri vereceklerdir.

Örneğimizde bir günlük emek girdisi bu ticaret sayesinde İngiltere’de 1,25 günlük negatif emek zaman yaratırken, Portekiz’de 1 günlük emek 1,12 günlük negatif emek zaman yaratır. Demek ki İngiltere Portekiz’e göre daha zengin bir ülke olur bu ticaret sayesinde. Çünkü zenginlik bir birim emek girdisiyle aldığımız negatif emek zaman kadardır. Eğer mübadele sonucunda negatif emek zaman yaratılmıyorsa tüketici bu ürünü tüketmek istemeyecektir. Ancak bir birim emeğin denk geldiği zenginlik toplumsal bir ortalamaya sahip olduğunda, bunun altındaki her tüketim, doğal olarak negatif emek zaman yaratsa dahi yine de zenginleşmeye sebep olmayacaktır. Dahası İngiltere örneğinde olduğu gibi üretime devam etmek negatif emek zamanı azaltıcı bir etkiye sahiptir. Ve en nihayetinde İngiltere kendi fiyatlarından taviz vermeden yani ticaretin ilk hali gibi tam istihdam halinde de 30 top kumaş karşılığı 90 litre şarap istemeye devam etmesi durumunda her döngüde elinde 20 top kumaş ve 10 top kumaş karşılığı 30 litre şarap fazlası oluşacaktır. 4. Döngü tamamlandığında İngiliz sermayesinin elinde tam bir döngüde üreteceği kadar mal birikmiş olacak ve ne İngiltere’de ne de Portekiz’de bu ürünü satın alacak bir karşılık olmayacaktır. Bu yüzden üretim eldeki fazla tükenene kadar duracaktır.

Negatif emek zaman bize her şeyin ne kadar değişken olduğunu göstermekle kalmaz aynı zamanda fiyatın ve hatta sermaye kârının nasıl oluştuğunu gösterir. Kapitalist ekonomilerde iki tarafta fiyatı, bu ticaretten kazanacakları negatif emek zamanı kendi geliri cinsinden hesaplayarak bulurlar. 30 top kumaşın 90 litre şarap ettiği bu düzlem her iki ülke içinde karlı olan bir düzlem gibi görünse bile iki taraf içinde uzun vadede zarar olacaktır. Ve açık ki böylesi bir mübadelenin olduğu kapitalist ekonomilerde fiyat 90 litre şarabın 30 top kumaş etmesinde kendini bulur. Çünkü sermaye ancak bu durumda kâr sağlayabilir.

Her emeğin bir toplumsal ortalaması vardır. Bu ortalamanın altında kalan emek türleri zaman ile silinir ya da yerine başka emek türleri geçer. Nasıl ki emeğin ortalama düzeyi sürekli anlamda birbirini eşitliyorsa tüketim süreçleri içinde aynı durum geçerli olacaktır. Bir birim emeğin aldığı ürün en büyük negatif emek zamanı yaratır. Yani bir birim emek her mübadelede kendisinden daha büyük bir negatif emek zaman kitlesini ele geçirir.

Emek sürekli olarak farklı çıktılar veren bir süreçtir. Her iş bölümü emeğin çıktısını değiştirdiği gibi, bir doğa yasasının deşifresi (tarımın veya elektriğin keşfi gibi), bir aletin-makinenin-bilgisayarın keşfi veya her yeni kurulan pazar emeğin çıktısını sürekli geliştirir. Bu çıktı düzeyini yakalayan emek türleri piyasada kendine alıcı bulmaya devam ederken, bu ortalamayı yakalayamayan emek süreçleri piyasadan silinir.

Örnekte göründüğü üzere her iki ülke içinde malların kıtlığı ya da bolluğu fiyatı etkilemez. İlk yeni düzlemde 1 top kumaş 3 litre şarap ederken son düzlemde 30 top kumaş ancak 30 litre şarap kadar değerli olabilir. Buradaki durum şarabın kıtlığı değildir. Fiyatı etkileyen tek şey bir malın ne kadar emek zamanda üretildiği ve tüketicisine ne kadar bir negatif emek zaman kazandırdığıdır.  Bu yüzden bir birim emek ile üretilen şeyler ayrı ayrı fiyatlara sahiptir. Çünkü emek her düzlemde aynı toplumsal emeğin ürünüdür. Çıktısı farklı olsa dahi onlarında toplumsal ortalaması çok yakın bir zamanda birbirine eşitlenir.

Bu yönüyle Pazar adeta her birim emeği birbirine eşitleyen bir geçişi sağlar. Bir malın içerdiği emek miktarı o malın değerini belirler. Ama fiyat, bir malın tüketicisi için yarattığı negatif emek zamanı kitlesini kendine esas alır. Negatif emek zaman geçici bir durumdur. Emeğin yeni düzleme adaptasyonundan sonra ortadan kalkacaktır. Bu yüzden fiyatı emtianın içerisindeki emek miktarı olarak almadığımız sürece sürekli mal fazlası oluşur. Bu fazla da gelirlerin ve toplumsal servetin tek elde toplanmasına ve üretimin durmasına sebep olur.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

  1. Marks, K. (1986). Kapital, Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili (3 b., Cilt 1). Ankara: Sol Yayınları.
  2. Ricardo, David (2007) Ekonomi politiğin ve vergilendirmenin ilkeleri. Belge yayınları
  3. Smith, Adam (2010) Milletlerin zenginliği. İş bankası yayınları.
  4. Keynes, J. M. (2008). Genel teori. İstanbul: Kalkedon yayınları.
  5. Sraffa, Pierro (2010) Malların mallarla üretimi: Yordam yayınları
  6. Marshall, A. (1890). Principles of Economics: An introductory volume. (M. m. üniversity, Dü.) http://socserv.mcmaster.ca/econ/ugcm/3ll3/marshall/index.html

 


Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses