12072022Çrş
Last updatePzt, 17 Eki 2022 8pm

Marksizm’in mirasından doğan krizler

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

İmparatorluklar yıkıldıktan sonra arkalarında hep bir mirasçı bırakır. Elbette Rus emperyalizmini yerle bir ederek kurulan bir devlet ister istemez onun mirası üzerine kurulur. Sovyetler birliği; tıpkı Osmanlı imparatorluğu gibi dağılmaya yüz tutan Rus imparatorluğunu kurtaran bir hamleydi. Eğer imparatorluk dağılacak olmasaydı bir sınıf devrimi için Rusya henüz çok erken bir ülkeydi. Ama Marksizm’in etkin olduğu coğrafyalara bakarsak zaten de doğu bloğu ülkelerinin tamamını göreceğizdir. İlk Marksizm’in maya tuttuğu yer Almanya’ydı. Bunun elbette en büyük sebebi Marks’ın Alman olmasıydı. Bunun Rusya'ya yayılımı da coğrafi elverişlilikti. Zamanın Prusya krallığı ile Rus çarlığı aslında komşuydu. Haritayı buraya bırakıyorum. 

Rusya Ukrayna savaşı NATO'nun yıkılmasıdır

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Bugüne bakarak Avrupa’daki bu savaşı ele almak çok yanlış bir düzleme bizi götürüyor. Elbette savaş kötü, elbette Rusya’nın yaptığı büyük bir emperyalist işgal girişimi bunu tartışmayacağım ancak olayları bugüne getiren bir başka düzlem var bu tartışılması gerekilen ve hep görmezden gelinen bir düzlem.

1980'lerin sonlarında NATO hattı var gücüyle Sovyet rejimini yıkmak için savaşırken dünyaya özgürlük ve refah vaat ediyordu. Soyvet rejimini yıkan insanların özgürlük arzusuydu. Refah kavramı da özgürlük içerisinde bir tanım bulur kendine. Refah, ihtiyaçlarımıza daha kolay ulaşabileceğimiz yollara sahip olabilmemizdir. Daha fazla alternatif veya alternatif yollar bulabilmektir istek ve ihtiyaçlarımız için. Özgürlük ise seçenek sahibi olabilmektir. İşte bu yüzde Sovyetleri yıkan DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK arzusuydu.

Eşitlik özgürlük ve adalet üzerine

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

1.bölüm ey özgürlük!

Platon ve Aristo’dan bu yana tartışıla gelen kavramların başını çeker eşitlik, adalet ve özgürlük kavramları. Elbette bu kavramlar içinde en değerlisi özgürlük kavramıdır. İnsan özgürlüğü toplumsal yaşamın temelini oluşturur. İlk insandan bu yana özgürlük kavramı daha kavram bulunmazdan bile önce tartışıla gelmiş bir kavram olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü toplumsal akışında klandan kabileye, kabileden aşirete, aşiretten sülaleye, sülaleden geniş aileye, geniş aileden çekirdek aileye ve çekirdek aileden haneye doğru parçalanan bir sosyal yapının olduğunu göz önüne aldığımızda özgürlük kavramının ilk insandan bu yana bir çatışma öğesi olarak var olduğu gerçeğini bize gösterir.

Eşitlik özgürlük ve adalet üzerine (2)

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Meta ideolojinin nesnesidir. Bu nesne toplumsal bir durumun ifadesi ve işçinin emeğinin ürünüdür.  Her meta bir kavrayışın ifadesi bir ihtiyacın imajı ya da imajının yan imajıdır. Onu değerli yapan bir emeğin ürünü olması değildir! Onu değerli kılan tüketilebilir bir nesne olması ve bu nesnenin de insanın evrimsel devamlılığını sağlayan ve kültür ile şekillenmiş bir halde olmasıdır.

Eşitlik özgürlük ve adalet üzerine (3)

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Negatif emek zaman nedir?

İlk kez bir tanıma benim kavuşturduğum “negatif emek zaman” kavramı aslında her tüketicinin arzuladığı şeylere ulaşmak için katlanmak zorunda olduğu zamanı Pazar aracılığıyla üretim yapan başka insanlara yüklemesini ifade eder. Tükettiğimiz her şey bir emekçinin emeğinin ürünüdür. Tüketim nesnesi olan şey yani meta hiç tanımadığımız insanlar tarafından hanemize kadar taşınır. Onlar bu tüketim nesneleri bize taşımasaydı, tüketici olarak bizim o nesneleri elde etmek için bir emek sürecine girmemiz gerekirdi. Ancak piyasa toplumlarında tüketiciler en iyi bildikleri üretim dallarında üretim yaparak bunun karşılığında hiç bilmedikleri üretim dallarındaki ürünleri elde edecek gelirlere sahip olurlar.

Kürtlerin renklerle imtahanı

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Ahmet Güneştekin, sanatın gücünü sayende gördük. Sanatın nasıl bir yeri olduğunu bir ömür boyunca sorgulamış biri olarak söylüyorum bunu, sorgularım sayende son buldu. Adeta Kürdistan’daki bütün renkler griye dönüştü. Bir anda gerçek bir sanat eserinin toplumu nasıl önüne katıp ya da bizdeki gibi arkasından kovalatıp bir yere getirdiğini gözlemledim ve bu eserin bütününe hayran oldum. Bütün hayat gayem tam olarak eserlerinizin toplum üzerindeki etkisi gibi etkiye sahip bir eylemin parçası olmak arayışıyla geçti. "Toplumlar nasıl değişim gösterir" sorusunun teorik ve pratik alt yapısının tartışıldığı bir maziylen bakıyorum olaylara. Toplum biliminin bir uçunda yer alan her bilim dalının ortak bir kanısı var; "toplumların değişimi tarif edilebilir" diye. Ancak sizin sanatınız bunun yazılamayacağının en bariz kanıtı.

Misak-ı milli hayalleri neden başarısızlığa mahkum?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Türkiye cumhuriyeti 2002 yılından bu yana AKParti iktidarı ve 2014 yılından bu yana Erdoğan iktidarı boyunca ve hatta refah partisi için bile bir slogan görevi gören en büyük propaganda osmanlıya övgü olmuştur. Çünkü cumhuriyet devrimi ittihatçıların devrimiydi ve terakki perverciler adeta yok sayılmıştı. Refah partisinin 90lı yıllardaki yükselişiyle birlikte savaşı kaybedenin Osmanlı olmadığı, nasıl ki kurtuluş savaşını başlatanlar Osmanlı subaylarıydıysa 1.dünya savaşını kaybedenlerinin de aynı Osmanlı subayları olduğu tezi daha güçlü ifade edilmeye başlanıldı. Oldukça haklı bir tezdi, tabi kuva-i milliye operasyonlarını İngilizlerle birlikte yürütüyor olmasaydı Osmanlı.

Talat paşa hükümetinin düşmesi ve Rauf Orbay’ın barış görüşmeleri yapması için bahariye nazırı ilan edilmesi ile başlayan Mondros ateşkes görüşmelerinin nihayete ulaşması sonrası İstanbul gazetelerinde Mustafa Kemal ismine rastlıyoruz. Yani aslında 1.dünya savaşının bir kaybedenidir kendisi, savaş sonrası görüşü çok daha ilginçtir.

"Bir devletin küçülmüş bile olsa her hâlde bir siyasi mevcudiyet ve millî birlik muhafaza ederek böyle bir badireden kurtulabilmiş olması en büyük siyasi başarı sayılmalıdır." yazıyordu,  Mustafa Kemal’in görüşlerini yansıtan Minber gazetesi 1 Kasım 1918'de.

Dünyanın Neden Süpermen'e İhtiyacı Yok?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

"Dünyanın Neden Süpermen'e İhtiyacı Yok?" Luis lane’nin Süpermen’den umudu kestikten sonra kendi ayrılık şokunu toplumla birlikte atlatmak için yazdığı yazıydı Süpermen filminde. "Dünyanın nasıl Süpermenlere ihtiyacı var?" sorusu ezelden beri sorula geldi. Bu kadar çıplak bir soru değildi ama  Makyavellinin prensinden sonra benzeri birçok soru soruldu. Daha gerilere de götürebiliriz bu tartışmanın köklerini, Antik Yunanda da bu konu tartışılmış bir konu ama nedense hiç kimse toplumsal önderin neden var olduğunu, önderliksiz bir toplumun nasıl olabileceğini sorgulamadı. Ne yazık ki insanın kendine önderler edinme zaafı var. Bu yüzden sanki güzel bir şeyi belirtir gibi deriz ya "her koşul kendi önderini yaratır", aslında bu kadar Darwinci bir durum söz konusu değil. Coğrafyanın yani koşulların müthiş önemi var ama koşullar önderleri yaratmaz, önderler koşulları yaratır. Ve bu yüzden önder olurlar. Herkes Hitlerin bir sonuç olduğunu düşünür ve Alman toplumunun bilinçaltını okşayan bir dehaymış gibi görür. Hâlbuki öyle değildir, Hitler Alman toplumunu hayal bile edemeyeceği bir yere sürüklemiş ve tâbi olmanın doğası gereği Alman toplumu ilk sustuğu suçla birlikte bütün suçların ortağı olmuştur. Eğer ki Hitler faşizmi, ortak bir dünya duygusunu ifade ediyor olmasaydı, iktidarı rüyasında bile göremezdi. İmparatorluğun o gün Hitleri suçlama sebebi faşist ideoloji değildi, “Stalin dururken” Fransa’ya saldırmak neyeydi? Bu affedilir bir durum değildi.

Siirt Kısa film festivali İstanbul film ekimine karşı

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Habertürk’de ne yapsak isimli bir kültür sanat programı var. Bilindiği üzere ekim ayı film ayıdır, sanatsal faaliyetlerin en yoğunlaştığı aydır, sezon açılır, diziler başlar, filmler vizyona girer, oyunlar oynanır tekrardan. Adeta sanatın ilk baharıdır ekim. İşte Ne yapsak isimli programda da bu hafta film festivalleri konuktu. İlk konuk İKSV’nin meşhur film ekiminin, koordinatörü Kerem Ayan’dı. Açık konuşmak gerekirse İKSV yani İstanbul kültür sanat vakfı kesinlikle çok iyi. Tek kelimeyle şahane işlere imza atıyorlar senelerdir. Ancak konuşmanın tamamından yola çıkarsak, pandemiden dolayı kapalı salonların tercih edilmediği ama online olmayan filmlerin salonlardan izlene bilineceği, neden online film izleyenlerin para vermek zorunda olduklarını ve neden sınırlı izleyicinin para vererek onlineda izlemesi gerektiğini gibi sanatı metalaştırılmasına hizmet eden bir sunum yaptı Kerem Ayan. En azından ben bunu anladım film ekimi hakkında.

Sömürgeleştirilen insan George Floyd

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Her iktidar bir güce dayanır. Güce dayanmayan hiçbir siyasi iktidar ayakta kalamaz. İktidarı yok etme fantezisinin altında yatan şey de bir iktidardır. Güç ya da kuvvet iktidarın ta kendisidir. Bazı iktidarların iyi olma hali, gücünü haklılığından almasına dayandırılır ne var ki her iktidar yakın zamanda haklılığını gücünden almaya başlar. İyi olması istisna hali olarak ele alınmalıdır. Her iktidar er ya da geç kötüye yönelecektir. Bu yüzden iktidarların sürekli olarak denetlenmesi gerekir. Bu canavara hesap sorulamaz ya da bu canavar hiçbir koşul altında sınırlandırılamaz. Ama yine de her iktidar bir güce dayanır onun zayıf yanı da bir güce ihtiyaç duymasından kaynaklanır. Arka planında her iktidarın, bir vektörler bileşkesi vardır. Aynı yöne kuvvet uygulayan vektörel bir birliğe ihtiyaç duyar iktidar. Yönü belirleyenin bir kişi ya da kişiler olması arkadaki kuvvetin parçalı olmasına engel değildir. Her kuvvet kendi gündemiyle iktidara dahil olur. Mühim olan o gündemleri temizlemektir.

Ermeni soykırımına ilişkin farz bir izahat

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Bundan tam 105 yıl önce sistematik bir şekilde ermeni nüfusu Osmanlı iktidarı tarafından katledilmiştir. Bu katliamda birçok Müslüman halk gibi Kürt halkının da azımsanmayacak bir payı var. Kürt halkının bu trajedideki rolünü görünür kılmak Kürt entelijansiyasının temel görevidir. Çünkü Kürtlerin sosyo-psikolojik karakteri bu eyleme ne denli yoğun iştirak ettiğiyle alakalı olarak ele alınması gereken bir konudur.

Bir kabulle başlayalım; Kürtler bu katliama ortak olmasaydılar yine de bu katliam olacaktı ama bu denli trajik boyutlara ulaşmayacaktı.

Bir kısım kendine Kürdistani diyen kişi yine kendini Kürt milliyetçisi diye tanımlayan ama her açıklamasını Türkçe yapan bir kısım sözüm ona Kürt partisi yetkilisi Ermeni soykırım ile Kürtlerin birlikte anılmasından rahatsızlık duymuşlar. Bu lümpen takım tarihi bir vesikaya dayanmadığı gibi her konuda olduğu gibi bu konuda da doğaçlama çalışmalar yaparak kafaları karıştırmaktalar. Bu yüzden bir daha böylesi bir vahşetin öznesi olmamamız için tekrar edelim, suçluyuz ve üzgünüz.

Sokağa çıkma yasağının iki hali Şırnak ve İstanbul

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Taybet ananın ruhu dolanıyor İstanbul sokaklarında. İstanbul’da sokakta kuş sesleri! İnsan nasıl da gürültülü bir varlıkmış, kaostan çıkınca anladık. Silopi’deki sokağa çıkma yasağı günleri geliyor aklıma, tanrı mukayyet olsun o akla. Kıyas olur mu iki hal hiç, bayılmakla ölmeyi demişti biri, değil uyumakla ölmeyi kıyas etmek gibi. Kuş sesleri, kedi mırlamaları, köpek havlamaları, nasıl bir olsun ki?
Kısılı kalma halinden açılacağım Taybet ananın 7 gün cansız yattığı o sokağa. 

Ne kadar da zor evde öyle tıkılıp kalmak, dışarı çıkamamak. Tiryakinin sigara arzusu gibi gördükçe canı çekiyor insanın. Kuşlar da ne davetkar. Dışarıda sadece üst kat komşunun çocukları. Hendek zamanı Mardin’de mahsur kalmışlar. “bu bişey mi Yunus abi” diyor ve ekliyor “sıkarak yakalayamadılar, koşarak hayatta yakalayamazlar.” Polisi kastediyor.

Garip bir hüzün sarıyor o an beni. Dalga geçtiğimiz şeye de bakın hele, ölüm.

Korona versiyon 2- en kötüsü daha görünmedi

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Herkes korona uzmanı olmuş belli ki deprem uzmanlığımız sonrası biyoloji uzmanlığımızı yapmaya başladık. Korona virüs nasıl yenilir tarifleri dolaşıma girmiş. Burnunuzdan içeri bir çengelli iğne sokun desek bunu yapacak 500.000 kişi var ama TKP hala 500.000 komünist bulamadı, ne yazık değil mi?

Herkes birkaç aya her şeyin düzeleceğini düşünüyor. Bilime müthiş bir güven var. Olsun da tabi ama ya beklentilerimiz gibi değil de başka türlü gelişirse olaylar?

Korona’nın çaresi bulunacak diye bir beklenti var hepimizde. Hala basit bir grip virüsü gibi görüyoruz her şeyi. AIDS’in çaresi bulundu mu? 40 yıldır bir basit virüsü yenemedi tıp bilimi. Bunu da yenemeyecek. En iyi ihtimalle aşının bulunması 2021 yılının sonları. Mevzunun farkına varmanız için söylüyorum, en iyi ihtimal ile 2021 yılının sonunda bulunacak demek, 2025 yılından önce çok büyük bir beklenti içinde olmayın demektir.

Hoş ve çakal kasım

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Katiller hakkettikleri gibi ölürler. İstisnasız her katil hakkettiği gibi öldü. Kasım da hakkettiği gibi öldü Ve Kasım da hiç ölmeyeceğini sanıyordu. İran ve ırak halkının Amerikan emperyalizmine karşı direnişi mi dedi biri? Duy da inanma! İran'ın kendisi emperyalist bir ülkedir. Problemin kaynaklarından biri iran denen ülkenin Ortadoğuda bildiğimiz anlamda bir sömürge imparatorluğu olmasıdır. İran Azerilerin, Kürtlerin, Acemlerin, Bellucilerin, Lurların, Türkmenlerin ve Arapların topraklarını işgal etmiş bir büyük emperyalist ülkedir. Şia onun yayılmacı ideolojisidir. Bu ideoloji sayesinde Türkiye'nin bir çok islamcısınıda etkisi altına almış bir ülkedir. Şekli anlamda Suudi Arabistan'dan hiçbir farkı yoktur. Biz baktığımızda aradaki 7 farkı bulmakta zorlanırız. İstediği kadar antiemperyal takınsın İran ABD’nin köpeğidir.

Mesela şunu sormak gerekir Türkiye’ye Sevr anlaşmasını kabul ettirdikleri halde Türkiye'den asker çekmelerinin nedeni neydi? Ya da Vietnamda bir on yıl öncesinde taş üstüne taş bırakmamış, Arjantinde, Peruda her türlü pisliği yapmış ABD, Humeyni denen müptezelin İran'a dönmesine ve hemde Fransa'dan dönmesine neden müsahade etti acaba?

Pınar Fidan'ı linç edelim mi? Düşünce ve ifade özgürlüğü ne değildir?

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Kenan evren denen yaratığa soruyorlar “sizin yönetiminizde düşünce özgürlüğü sekteye uğramış doğru mu?” diye,

Yaratık cevap veriyor;

“Hayır, efendim biz kimin ne düşündüğüne hiçbir şekilde karışmıyoruz sadece bunları açıklayanlara müdahale ediyoruz.” 

Bu ne alicenaplık böyle!

Kapitalizmin bir virüslük canı varmış

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Marjinallik komünistler için tercihlerden biri hiçbir zaman olmamıştır. Komünistler bildiğiniz sıradan yurdum insanları arasından çıkar. Bizim iddiamız her köşeden bir Zizek, Foucoult, Marks, Lenin çıkabileceği olduğu için her insana fırsat eşitliği olması gerektiğidir. Yani fikriyat, genelin fırsat verilirse özel bir karaktere dönüşeceğidir. Doğal olarak marjinal olmak gibi bir derdi olmuyor komünistlerin.

Doğu bloğu yıkıldığında komünizm kendine yeni bir beden aramaya başladı. Ama Marks, komünizmin ayaklarına öyle büyük bir prangaydı ki, onun zincir mesafesinden daha uzak bir yere komünizmin gitmesi mümkün değildi. Gerçekten de Marks’a yöneltilen eleştirilerin birçoğu Marks tarafından boşa çıkarıldı hem de öldükten 150 yıl sonra bile. En bilineni Frankfurt okulu bile bir çok acıdan marks tarafından yerle bir edilmiş desek yeridir.

İnsanlığı kim öldürdü

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

İdlib’de ölen askerlerden sonra bütün sınır kapıları açıldı. Belirli sınırları kendi belirlediği yasalarla koruyan toplumsal yapı bir anda sınır konusundaki netliği muğlaklığa çevirdi. Kimseye git demedi hiç kimse ama gitsin diye her yerde linç gösterileri görüldü.

İsmail Sayılmaz’a bakmayın siz. O adam zaten ırkçı. Dün gitsin diyordu şimdi ölenler ekmeğine bal olmuş. Bu ulusolcuların hepsi aynı terane. Mevzu Suriyelileri ne denli çok sevdiğimiz mevzusu değil. Bozuk saat bile iki kere doğruyu gösteriyor ya, gerçekten Avrupa’nın hiçbir ulvi değeri kalmamış, bütün o yüksek medeniyet, insan hakları felan hikâye.

Bizim ülkedeki Yunan düşmanlığına eş bir Yunan gardaşlığı var. Bir kısım ırkçı, Rum bırakmadı memlekette, bir kısım da İzmir’i verecek neredeyse. Neden hiç normal insanlar gündem olmuyor? Elbette bu sınırlar gerçek değil, elbette hepsi kalkmalı ama önce kafalardan kalkmalı. Mesela artık kim daha zalim diye tartışabiliriz? Artık belki Yunanistan’ın Makedonya’ya yaptığı baskıları kendi içinde emperyalist hayallere sahip olduğunu konuşmalı insanlar. Öyle platondan bu yana süren doğu roma imajı yok orada. Kaldı ki her devlet gibi devletin yunan hali de bildiğin zalim.

Yayılmacılığın Türk hali

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Emperyalizm kelime anlamıyla imparatorluk kurma eğilimi demek. Yani bu emel düsturunda yapılan her hareket emperyalizm diye anılır. İmparatorluk her vakit insanlığın başında duran bir bela olarak varlığını korudu. Roma, Bizans, Osmanlı, Hollanda, İspanya, İngiltere, Almanya, Rusya gibi birçok alanda dolandıktan sonra bugün ABD ve Çin arasında kimin üstün geleceği konusunda tartışmalar olsa bile bir imparatorluk olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 

Peki, paylaşılamayan ne? Yani Çin ABD, Avrupa, Rusya sınırları belirgin değil mi? Muğlaklık olan yer neresi?

İki dünya savaşı ve hatta yüzlerce yıl süren savaşların tamamında bir tek düstur vardı Doğu Roma kimin olacak? Yani Romanın varisi kim?   

Bir zamanlar Osmanlıydı ama bir zamanlar.

Bizim tarihçilerin hiçleştirme gibi bir alışkanlıkları var. Osmanlıya karşı güncel yargıları  "Şerefsiz İdrisi Bitlis-i" diyerek ya  da "2. Mahmut’u nasıl ön göremedi bizim atalarımız" diyerek iki tarafı birden hiçleştirme eylemine gider ve oradan da bir türlü gerçek bir tarih çıkaramazlar.

TESLİM TÖRE ve atom altı parçacıklar

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Teslim Töre hocayı tanımayan devrimci yoktur herhalde. O hayatının tamamını sınıf mücadelesiyle geçirmiş yiğit bir devrimci ve denizlerin yoldaşıydı. Genelde bizde hüzün ile anılır ölümler. Ama bu sefer öyle anmayalım Teslim Töre hocayı. Ondan bir hikaye anlatayım sizlere belki bundan felli herkes anarken yiğitleri bir enteresan anısını anlatır da anılarda yaşar devrimciler.

ÖDP sürecinde Bayrampaşa cezaevine yolu düşüyor Teslim Hoca’nın tabi o zaman TKEP diye bir örgütün lideri. Legal mücadele alanları yeni bir perspektif yaratıyor devrimcilere. Ama TKEP içten içe kaynıyor. Teslim Töre atom altı parçacıklar üzerine bir seminer veriyor. Kılıçlar çekilmiş herkes bir kıvılcım bekliyor zaten. Cuma Şat en önde dinliyor Teslim hocayı. Hoca parçacıkların dalga şeklinde hareket ettiğini söyleyince Cuma “olur mu öyle saçma şey, parçacıklar titreşerek hareket eder” diye yapıştırıyor. Teslim hoca ısrarla dalga şeklinde hareket ettiğini anlatıyor, çifte yarık deneyinden felan bahsediyor ama nafile. Cuma ve ekibi titreşerek hareket ettiğinde ısrarcı oluyor.

Kapitalizm çökerken-2

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Uygarlığın tek sorunu hırsız muhasebeciler değil elbette. Küreselleşme kendi içinde tutarsızlıkların esiri.  Tek bir dünya kurmak şöyle dursun ortak sorunlar karşısında tek bir tavır almak bile mümkün olmadı. Öncelikle dünyayı tekleştirmeye duyguda tekleşmeyle başlanılır. Çok basit bir soru insanlık tarihinin tek bir fikir etrafında birleştiği kaç olay yaşanmıştır bugüne kadar? Ben cevap vereyim sıfır. Ne Yahudi soykırımında, ne Filistin meselesinde, ne Kürdistan mevzusunda ne de herhangi başkaca bir olay karşısında. Ama yine de uygarlık dediğimiz olgu bir doğal akışın sonucudur. Uygarlık zorunluluktur. Başlangıç noktası taşa şekil verdiğimiz güne kadar uzanan bu uygarlık zaten de tek olmaya değil çok renkli olmaya dayanır, o yüzden de herkesin yönettiği değil çoğunluğun yönettiği bir ilkeler bütünüdür. Eğer ki gerçekten küreselleşme diye bir ütopyamız varsa ki bence böyle bir ütopya yok bunun yolu duygudaşlıktan geçer. Bazı olaylar karşısında çoğunluğun aynı duygularla buluşabilmesinden geçer. Tıpkı Rojava meselesinde bütün dünyanın Trump hariç tek bir duyguda buluşabilmesi gibi. Bu da gösteriyor ki bize halklar duygudaş olabilir ama tüccarlar asla duygudaş olamazlar.

Kapitalizm çökerken-1

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Herkes, Amerikan medyasında Amerikan halkına seslenen mektuplar yazmaya başlamış.  Ben kimse adına bir şey yazmayayım, sanırım savaşanlar dertlerini anlatabiliyor yeterince ve eminim bütün dünya kimin davasında haklı kimin zorba olduğunu biliyor. Bu yüzden size bunu anlatacak kişi ben değilim. İkinci dünya savaşı her ne kadar Normandiya’ya gitmemiş olsa da dedelerimiz hafızalardaki yerini bizim içinde koruyor. İnsanın ne kadar kötü bir varlık olabileceğini çok acı ve affedilmez tecrübelerle hepimiz öğrendik. Ben size neden tek bir dünya olmak zorunda olduğumuzu anlatacağım, ben size uzun zamandır unutulan uygarlığın ne olduğunu hatırlatacağım.

Berlin duvarı yıkıldığında serbest piyasa ekonomisinin özgürlük anlayışının, ferah toplumları yaratmak için bireyin haklarını ipotek altına alan sosyalizmin özgürlük anlayışını mutlak suretle yendiğini gördük. Çok kutuplu dünyada kapitalistler tarafından kullanılan bütün zor yöntemlerinin sosyalizmin yıkılmasından sonra terk edileceğini sanıyorduk.  Ancak serbest piyasa ekonomisini yöneten imparatorluk ağı kutuplu dünya döneminin hiçbir zor yöntemini terk etmedi. İster istemez sermaye sınıfı içinde de aynı şekilde kutuplu dünya ayrıcalıklarını terk etmeyen grupların oluştuğunu gördük.

Suyuna gidenin susuzluğu-HDP'nin gerçek üstü siyaseti

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Sosyalistler, komünistler veya Türkiyeli solcular samimiyet testinden sınıfta kalalı çok oldu. Her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı ekmek kadar hava kadar su kadar kutsal bir haktır. Ötelenmesini ya da bir süreliğine üstünün örtülmesini istemek ile bu hakkı hiç görmemek arasında niteliksel anlamda hiçbir fark yoktur. Bundan ötürü işlerinin kötü gittiğini, aslında onların mücadelesinin dolaylı yollardan zarar gördüğünü iddia etmek tek kelimeyle aymazlıktır.

Kürt halkı ister demokratik özerklikten yana ister bağımsızlıktan yana, ister üniter birlikten yana isterse de federasyondan yana tercihini kullanabilir. Burada sosyalistlerin sosyalist olmaktan kaynaklanan bir görevi var; her koşul altında bu halkı desteklemek, ezilenin yanında durmak, hak mücadelesinde insanca yaşama mücadelesinde bu kavgaya omuz vermek. Ancak görünen o ki gerçekten sosyalistler için ağır bir sorumluluk olmuş bu durum. Bunun nedeni mücadelenin zorluğu mu? Bunun nedeni desteklemesi durumunda başına gelecek olası yasal sıkıntılar mı? Elbette bunların hiç biri değil. Gerçekten her sosyalist sadece sosyalist olmanın bile bu gibi sıkıntıları başına getirebileceğini bilir ve zaten gelmiyorsa sosyalistliğimizi sorgulamamız gerekir. Demek ki sorun sosyalistlerin sosyalizmi nasıl algıladıklarıyla alakalı.

Rojava savaşının arkasında ne var? (2)

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Dün kaldığımız yerden devam edelim. Kürtlerin ayrı bir diyalektiği var. ABD bunun farkına vardı. Kürtlerle olan ilişkisini öyle bir düzene koyması gerekir ki, bir Kürt devleti kurulacaksa eğer Kürtler İsrail gibi ABD’nin bir eyaletiymişçesine hareket edecek kadar içselleştirmeli bu ilişkiyi. Bunun basitçe bir yolu var herkesin düşman olduğuna ve tek dostun ABD olduğuna Kürtleri inandırmak. ABD neden Türkiye varken Kürtlerle bir ittifak peşinde koşsun ki? Ve Kürtleri PKK’ye rağmen nasıl buna inandırsın?

İlk sorudan başlayalım ABD neden Türkiye varken Kürtlere yanaşsın? Çünkü Kürtler sahip olduğu coğrafyada bütün aşiretleri etrafında bir şekil toplamayı başardı ve o aşiretler Türkiye gibi kırmızıçizgisi olmayan bir dominant ülkeyle iş birliği yapmaktansa Kürtler gibi daha eşit hissedecekleri bir partnerle yürümeyi tercih edeceklerdir. Elbette her aşiret gibi Arap aşiretleri de kazanımlarına bakacaktır. Ancak Kürtler ile yürümesi konusunda ABD ısrarcı olacaktır. Çünkü kadın devrimi, seküler yaşam tarzı bu coğrafyada çokta rastlanan bir durum değil. Ama ABD’de çok iyi biliyor ki YPG demek PKK demektir ve PKK Marksist kökenli bir örgüttür. Buradan doğal bir müttefik çıkmasını beklemek çokta Amerikan tarzına benzemiyor. Lakin PKK olmazsa Kürtlerle çok daha hızlı ve çok daha sıkı bir ilişki geliştirebilir.

Rojava savaşının arkasında ne var? (1)

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Bir işin içinde ABD varsa o iş asla bir tek iş demek değildir. ABD kısa tarihi üçkâğıtçılıklar tarihidir. Emperyalist karakteri gereği her koşul altında kendisinin kazanacağı birden fazla denklemi kurmak konusunda oldukça usta olduğunu herhalde kabul etmeyecek kimse yoktur. Hele ki bu plan Pentagon merkezli bir plansa tam olarak ne planladığını anlamak bile çok güç olacaktır. Kürtlerse savaşırken bile duygusallar. Gerçeği normal zamanlarda anlamakta zorlanan bu millet savaş esnasında nasıl görsün gerçekliği. Refleks gereği anti-emperyalist bir şekle sahip Kürt hareketi ABD’nin yaptığı tüm kaypak davranışları bir plandan ziyade ABD’nin emperyalist karakterinden doğduğunu düşünüyor.

Bu çekilme kararı bir anda verilen bir çekilme kararı değil, ABD’nin haberi olan bir müdahale,  kurgulanmış oynanmış ve en az bir yıl öncesinden karar verilmiş bir hikaye. Hatta plan her neyse riske etmemek için YPG’ye bütün mevzileri söktürecek kadarda ince hesapların bile yapıldığını bir müdahale. Bu yüzden ABD’li saha komutanlarının bile haberi olmaması gerekirdi bu plandan. O kadar iyi kurgulanmış ki herkes bir anlık bir karar olduğunu sandı ve ABD o kadar profesyonelce bir plan yapmış ki komünist imana sahip olmayan her Kürt bir yandan ABD’ye el açma, bir başka yandan ABD başkanı Trump’a tepki duymaya başladı.

Nüpelda ve Ayaz; Lanet olmasın mı yaşadığımız çağa?

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

İki kız babasıyım ben. Evlat sevgisi ne acayip bir duygu böyle! Eskiden beri lafta kadınlarla erkeklerin eşit olduğunu söylerdim ama içten içe hep şüphe duyardım söylediklerimden. Sonra ilk kızım Arya Rosa doğdu. Görmeniz lazım sanki beni klonlamışlar. Kızımı öyle seviyorum ki her gün saatlerce konuşmazsam eksik kalıyorum, namazını kaçırmış mümin gibi endişeleniyorum adeta. Öyle seviyorum ki, babamı hatta büyük dayımı bile fırçalıya biliyorum kızım için. “Kimse benim kızıma ne yapacağını söyleyemez, kabul etmem bunu” diyorum herkese. Bir şey anlaşılsın, ben yüksek sesle konuşmayı sevmeyen, bundan kaçan biriyim. Ama mevzu bahis ben değilim, kendimle ilgili konularda çok hoş görülü olmam kızım mevzu olunca hoş görülü olacağım anlamına gelmiyor. Bu yüzden tanıyan herkesten de açık açık bu konuda anlayış istedim.

Seçimin düşün dürdükleri

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Çok ilginç bir seçim sürecini geride bıraktık. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği gelişmeler ve yanlış anlaşılmalar yaşandı. Şüphesiz seçimin en büyük olayı HDP’nin bonkörlükte eşine az rastlanır desteği oldu. Bütün milletvekilleriyle sahada olan HDP aslında aday sahibi değildi, daha doğrusu Ekrem İmamoğlu lehine seçimden çekilmişti. HDP’nin bu tavrının getireceği çok ilginç bir gelişmelere gebe siyaset arenası. En başından beri belediye başkanlığı seçimi olarak görünmeyen bu seçim aslında siyaset ikonlarının oylandığı bir seçimdi.

İkon önderler toplumsal yapıları koruyabilmek, gerektiğinde toplumu bir hedefe kitleye bilmek adına toplum tarafından yaratılmış yarı tanrı figürlerdir. ABD, Türkiye, Çin, Küba ya da diğer herhangi bir ülkeyi ele aldığımızda sürekli olarak yarı tanrı misyonuna ulaşmış ikonları görürüz. Mevzu hiçbir zaman ikon önderin ne dediği üzerine kurulmaz. Türkiye’de Atatürk, Çin’de Mao bunun en belirgin önderlerindendir. Aslında Mao’nun ya da benzer örnek olan Atatürk’ün ne dediği toplumun umurunda bile değildir. Hatta Çin’de bunun en ilginç sosyolojik yansımasını “Mao’ya rağmen Maoculuk” gibi ilginç bir sloganda somutlaştığını gördük yakın tarihte. Bu ikonlar zor günlerde toplumu bir arada tutabilmek için sürekli olarak farklı anlamlara yorulur ve birliği sağlamak için harç görevi görür. Tıpkı Çin örneğinde olduğu gibi siyasi ikonlar yaşadıklarında toplumun çok ötesinde bir yere işaret etse bile toplum tarafından değer görmemiş olabilir. Zaten sosyo-politik görevleri bir yere işaret etmek değildir. Bu ikonların görevi toplumun karar vermesinde motive edilmesinde öncü olmaktır. Farklı bir önder çıkması halinde mesela Küba örneğinde olduğu gibi toplum önderinin arkasından yürümek veya o ikonu bertaraf etmek gibi b ir tercih de bulunmak zorunda kalır.

Öcalan ne dedi? Kürtler ne anlamadı?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan avukatları aracılığıyla yaptığı açıklama üzerinden iki hafta geçti. Ne var ki hala doğru temelde anlayan birine rastlamak mümkün olmadı. Bu yüzden bir kez daha konuyu detaylı bir şekilde ele alma ihtiyacı doğdu.

99 Şubat’ında Kenya Nairobi’de uluslararası bir operasyonla Türkiye’ye teslim edilen Öcalan yolun buraya varacağını görerek 9 Ekim1998 günü Bekaa vadisini terk etmişti. 98 yılının sonlarında yaptığı bir açıklamada uçağını Ankara’ya indirmekten bahsederken de, İmralı duruşmalarında ortak vatan tezini ortaya attığında da ve hatta “Sümer rahip devletinden Halk cumhuriyetine” kitabını yayınladığında da Kürt hareketi Öcalan’ı anlamaktan oldukça uzaktı. Son barış görüşmelerinde de bunun hala aynı olduğunu teyit ettik.

O zamanlar “taktiksel mi yoksa stratejik mi bu hamle?” diye soranlar hala aynı soruyu soruyorlar. Sanıyorlar ki kendileri Öcalan’ın yapamadığını yapabilecek durumdalar ve sanıyorlar ki onların bugün yakaladıkları fırsatları Öcalan o gün yakalamamıştı.

Öcalan ile niye görüşüldü?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Seçim arifesinde ya da daha doğru bir tanımla iç politikada muhalefete dünyada eşine-enderine az rastlanır bir şekilde demokrasinin tüm imkanlarını kullanarak baskı uygulandığına şahit olduğumuz bugünlerde Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi bütün muhalefette şok etkisi yarattı. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye’deki her siyasi oluşum Öcalan’ın siyasetteki önemini anlamış. Bu aslında birçok açıdan iyi bir gelişme, demek ki bizim aydınlarda aslında matematik biliyormuş. Ama ne yazık ki içlerinden siyaset bilen bir tanesine bile rastlamak mümkün olmadı. Her şeyden önce Öcalan onların sandıkları şeyi yapmıyor yani iç siyaset üzerine bir konuşma yapmıyor. CHP’lilerin korkmasına gerek yok herhangi bir barış süreci başlamış değil, böyle bir süreçte tekrardan olmayacak, en azından eskisi gibi bir masa olmayacak. CHP’li bazı üst kadrolar ve CHP’li aydınlar Kürtlere pompiş muamelesi yapadursunlar, başını Kürtlerin çektiği Kuzey Suriye Federasyonu dünya siyasetinde sahneye çıkıyor.

HDP’nin gerçek üstü siyaseti

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

HDP iç güdüleriyle siyaset yapan bir kurum olsaydı yine daha başarılı bir siyaset yürütecekti. Ne var ki güdülerine bile karşı duran bir edayla, CHP’ye açık çek verdi. Ama ne açık çek! Bütün kadrolarıyla CHP’ye çalıştı. Gelin görün ki hala CHP ağız dolusu bir teşekkür etmedi. Hatta "neden bağrınıza taş basıyorsunuz?" diye soranlar oldu.

İdeolojik bir hareketin en büyük hatası ayrıştığı diğer çizgiler arasından bir tercih yapmasıdır, ki HDP tam olarak bunu yaptı. Bir kitle partisi olan HDP, marjinal sol örgütler gibi hareket etmekte bir beis görmedi. Bunun kaçınılmaz ağır sonuçları olacaktır.

Şöyle izah edelim; siyasi partiler bir gereklilik üzerine kurulur. İhtiyaç olduğu zaman kitle kendi içinden kendini anlayacak kadrolar örgütler. İki zıtlığın ortasında bir sentez gibidir. Gıdası zıtlığın iki yanıdır. Yani HDP hem AK Parti’den ve hem de CHP’den oy kazanmış bir siyasi oluşumdur. Ne var ki kemik olmayan kitlesi aslında CHP’den nefret edenler ve AK Partiden nefret edenler diye tanımlanabilecek kadar tazedir. Bu kitle rüzgarın etkisiyle HDP alternatifini görmüş kitledir. Ama her fikir değiştiren insan gibi evveliyatıyla da oldukça bağlantılıdır. Anlayacağınız HDP seçmeninin bir kısmına ikinci tercihini soracak olursanız, CHP kadar AK Parti cevabı da alacağınızı göreceksiniz. HDP, iki klik arasından sıyrılıp büyüyen üçüncü yol olarak peyda olmuş bir hareketti. AK Partiyi işaret ettiğinde kaybedeceği bir kitle olacağı gibi, CHP’yi işaret ettiğinde de kaybedeceği bir kitle olacaktı. Hatta dersim örneğinde olduğu gibi, işaret etmediği yerlerde de CHP’yi destekleyen eski CHP’li seçmeni de tekrar geldikleri yere göndermiş oldu.

Sarı yeleklilerin yelekleri sarı mı?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Zenginin malı züğürdün çenesini yorar diye bir söz var bizim buralarda. Sanırım en iyi yaptığımız şey başkasının malı hakkında yorum yapmak.

- Mal derken meta değil ha! o konuda konuşmaya devam edeceğiz ilelebet.

E birazda bunda "kendimize dair bir şey söylersek başımıza ne gelir" korkusunun da payı var. Bundan dolayı, kendimize dair söyleyemediklerimize de vesile olan sarı yelekliler isyanı gündemimizin bir numaralı başlığı olmayı koruyor. İlk günden beri bir grup tatlısu solcusu Sarı Yelekli arkadaşlar hakkında atıp tutuyorlar. “Aslında bunlar sağcı, içlerinde radikal sağ gruplarda var” diye. Cevap verme ihtiyacı görmeyen sarı yeleklilerin yerine cevap vermeye gerek var mı?

Bizim devrimci geleneğin toplantıları sonrasında eskilerde söylenen “sözüm pratiğim olacak” diye bir söz vardı. Bilmem hala durur mu? Adamların sözü pratiği olmuş, sen hala yok sağcı, yok bilmem ne.

- Sağcıysa bu senin için daha kötü, adam sağcı ama devrim yapıyor bizim komünist hala vıkvık peşinde. 

Şiddetin topografyası Sıla Gençoğlu olayı

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

 Neden kadının beyanı esas alınmalı?

Sıla Gençoğlu için Türkiye’nin en iyi seslerinden biri dersek yanılmış olmayız. Böylesine büyük bir yeteneğin şiddetin öznesine dönüşmesi bir kez daha kadına yönelen şiddeti ve bu özgünlükte toplumsal şiddeti gündemimize soktu. Birkaç çatlak ses dışında -Kanal D Ana haber spikeri Buket Aydın Ahmet Kural’a söz verdiği için şiddeti devam ettirerek bu şiddete ortak olurken, Şarkıcı dansçı karışımı ve erkek hayal dünyası konusunda oldukça deneyimli Tuğba Ekinci “beni gündem yapın gerisi boş” tarzında bir açıklamayla Ahmetçilik yaparak şiddete ortak oldu ve yılların kaypağı Melih Altıok “kadın beyanı esastır ön kabulü tartışılmalı” söylemiyle , kendi geçmişindeki gizlerine ültimatom vererek şiddetin ve tartışmanın tarafı oldu. Bunların dışındaki- herkes hemen hemen hem fikirdi bir konuda.

Komünist Başkan Fatih Mehmet Maçoğlu

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Tunceli'nin Ovacık İlçesi'nin Komünist Partili Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu o uzak ve kimselerin bilmediği eski Erzincan sovyetinin orta yerinde komünistliğe devam ediyor. Yazıya başlamadan peşin olarak belirteyim Fatih Mehmet Maçoğlu hakkında olumsuz fikir beyan etmek için yazmıyorum bu yazıyı. Hatta komünist Başkan Fatih Mehmet Maçoğlu’nun emeğini yapmaya çalıştığı ve yaptıklarını büyük keyifle izlediğimi, çok beğendiğimi belirtmek isterim. Fatih Mehmet Maçoğlu gerçek anlamda belediyeciliğin hakkını veriyor. Komünist başkan yine birçok öğrenciye burs sağlıyor, bazı hizmetleri ücretsiz hale getiriyor. Bu manada Fatih Mehmet Maçoğlu eşine az rastlanır bir belediye başkanı. Aslında komünist Başkan Fatih Mehmet Maçoğlu birçok yönden Türkiye’nin yeni Terzi Fikrisi.

Ekonomide tam olarak ne oluyor (Lale devrinin sonu) 1

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Yolun sonu gözüktü. Dolar 6.5 TL oldu. İnsanlar tedirgin olsa bile tam olarak ne olduğunun farkında değil. Sanırım kimsenin bir şey söylemeye niyeti yok. Zaten de bir şey söylemesi muhtemel kimse yok etrafta. Neyse dolandırmadan lafı konuya girelim.

“Para basit bir sembolden ibarettir, biz ona değer verdiğimiz için değerlidir” lafları sadece bir grup iş bilmezin lafıdır. Para bir değer birikintisini ifade eder. Her ülke ürettiği fazla kadar paraya ihtiyaç duyar. Bu fazlayı dışarıya gönderir ve ihtiyacı olan şeyleri bu fazla sayesinde ülkesine getirir. Ama eğer gayri menkul dediğimiz iç piyasaya dönük üretim varsa ülkenizde fazlalığı yurt dışına aktaramazsınız. Mevzu aslında çok basit bankaların bize yaptığını dünya piyasaları da Türkiye’ye yaptı. Üretmediğimiz bir parayı tükettirdi bize. Şimdi de geri istiyor parasını. Yani tam anlamıyla bir kriz kapımızdaki.

Çöp dağının neoliberal yüzü

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Sanırım bu bayram her tatilde olanın dışında bir görüntü karşıladı hepimizi. Her geçtiğimiz yerde bir çöp dağı görür olduk. Her taraf pislik içinde bırakılmış piknikçiler tarafından. Birde şu lanet mangal dumanı. Avcılar sahilde göz gözü görüyor dahası Belgrat ormanı temiz hava almak için gittiğini ormanda nefes alamıyorsunuz. Florya en çok oranın sakinlerine üzülüyor insan. 1 milyon dolara tavuk mangal dumanında boğuluyor ahali. O da nasıl bir boğulma sabah 12’den akşam 00:00 kadar durmak bilmeyen bir koku.  Etraf çerçöp yığını, ormanın her tarafında çöp yığınları. Adeta bir talan var. Sadece İstanbul mu? Hayır her köşe her şehir aynı.

Geçen gün hastaneden randevu almaya çalışıyordu bir yakınım, 15 eylüle yani tam 20 gün sonraya randevu verdi. Acillerin önünde insan kuyrukları, saatlerce kanamalı hastalar bekletiliyor, hastaneler enfeksiyon yuvaları olmuş. Türkiye’nin en kaliteli hastaneleri, Çapa, Cerrahpaşa ve Haseki adeta yağmalanmak istiyor. Bir avuç idealist doktor direniyor buralarda.

24 Haziran seçiminin ardından

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Değişik bir atmosfer ve rekor katılımla bir seçimi daha geride bıraktık. Herkes seçimin galibini tartışıyor. Tartışa dursunlar. Ancak hiç değişmeyen bir paylaşım hep dikkatimi çekiyor. Sanırım 10 sene önce Gani Müjde söylemişti, “kafasına kuş sıçtığında piyango alan halk, ağzına sıçana oy verir” sözünü. Nedenini bilmiyorum ama herkes karşısındakinin satılmış ve hain olduğuna olmadı salak olduğuna inanıyor. Eğer ki Gani Müjde’nin sözü bir gerçeğe isabet ediyorsa önce dönüp neden oy alamadığına bakması gerekirdi muhalif olanların. Ama onun yerine beylik laflarla beter ol, lanet olsun bu cahil kitleye gibi laflar gırla dolanıyor. Bence AKP’li seçmenler de en az diğerleri kadar politik ve neden oy verdiğini biliyor. Ve bence diğer seçmenlerde en az AKP seçmeni kadar holigan ve düşünmeden oyunu basıp geçiyor. Yani anlayacağınız Türkiye’deki seçmen davranışları partilere göre değişiklik göstermiyor, hangi partiye oy verirse versin aynı refleksler harekete geçiriyor.

Seçimin tek kazananı bence HDP. MHP genel anlamda başarılı bir çizgi izledi ama yine de elde ettiği sonuç başarılı değil. İYİ parti gibi bir parti doğurmuş olmasına rağmen ayakta kaldığı için MHP başarılı sayılıyor, yoksa kesinlikle Türkiye’nin 4.büyük partisi olduğu için bir başarısı söz konusu değil. AKP iktidarken %10 gibi bir oy kaybetti. Yani bir önceki seçimlerde aldığı oy oranının %20si eriyip gitti. İktidarı elinde tutması bir başarı ama farklı olmasını da bekleyemezdik.

Yarın seçimin sonuçları ne olur?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

16 yıldır hep aynı yanılgıyı yaşar yaşar dururuz. Genel anlamda anketçilerin sonuçlarına baktığımızda hiçbirinin sonuçları tutturabildiği bir seçim hatırlamıyoruz. Demek ki anket çalışması çok doğru sonuç vermiyor. Ya da doğru yapılamıyor hala. Ancak genel havayı kokladığımızda insanların eğilimleri nasıl diye baktığımızda bir kanı oluşabiliyor.

İnsanlar nedense güçlünün yanında durma eğilimindedirler.  Hiçbir işlerine yaramasa da güçlünün yanında durmayı doğru görürler. Güney Afrika’da %3 geçmeyen beyaz nüfusu iktidarı elinde tuttuğunda siyahların da desteğini alabiliyordu güçlü bir şekilde. Cezayir Tunus ve diğer Sömürge Afrika ülkelerinde de benzer durumlar vardı. Yani birçok insan iktidara oy verir. Kimin olduğuna, ne düşündüğüne bakmaksızın güçlünün yanında yer alır. Bu yüzden aslında iktidarın kendine ait olmayan neredeyse destekçilerinin üçte birine denk gelen, güçlü olmaktan kazandığı emanet bir oya sahiptir. Bu kitle aslında onun güçlü olduğunu düşündükçe yanında olan bir itledir. Peki ya kitle, iktidarın güçten düştüğünü düşünürse ne olur?

Ya Selahattin ya hiçbiri

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

24 haziranda baskın erken seçim var. Bizim biriciğimiz gönüllerin başkanı Selahattin Demirtaş cezaevinde. Sanırım Kürtlerin ve Türklerin aynı kişiyi böylesi çok sevebileceği başka hiçbir örnek Selahattin Demirtaş örneği kadar popüler olamaz. Gerçekten neden gönüllerin başkanı Selahattin Demirtaş böylesi sevgiye mazhar oldu diye düşündünüz mü? Hangi liderin ismini kısaltıp sonuna can eki eklendi ki siyasette bugüne kadar. Düşünsenize teyocan ne kötü bi kısaltma olurdu, ya da kemocan. Ama gönüllerin başkanı Selahattin Demirtaş yani bizim “Selocan” her sevgiyi ve ilgiyi zerresine kadar hakketti.


Şimdi 24 haziran baskın erken seçimlerinde aklı başında herkesin gönlündeki cumhur başkanı Selahattin Demirtaş ama aklı evvel seçmenlerin gönlünde çok başkan adayı var. Bana kimse başka birine oy verdiremez. Otoriteyle zaten genel sıkıntım var, bunun devlet ya da parti orjinli olması çokta önemli değil. Ben oyumu Selahattin Demirtaş a veriyorum yoksa başka yere vermiyorum oyumu.

1 Mayıs’ı karşılarken; proleter kimdir?

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Proleter kimdir? Bu sorunun cevabını marks komünist manifestoda verdi. Ancak günümüz toplumunda sınıflar üzerine büyük bir tartışma almış başını gidiyor. Herkes neredeyse orta sınıf olarak kendini tanımlıyor. Orta sınıfın ne olduğu hakkında sanırım kimsenin bir fikri yok. Dahası kimsenin burjuvazinin serveti hakkında da bir fikri yok. Sınıfı algılayabilmek için önce karşıtını algılamakta yarar var. Proleter yani Marksist literatüre göre emeğini ücret karşılığında satan kişi bugün meta üretenler ve üretilmiş meta üzerinden geçimliğini sağlayanlar olarak iki ayrılmış durumda. Her ücretli emek meta üretimi içerisinde yer almıyor. Ayrımın ve kafa karışıklığının temel nedeni buradan kaynaklanıyor.

Burjuvazinin serveti bize proleterin kim olduğunu daha rahat anlamamızı sağlayacak bir konu (Buradan oxfam’ın açıklamasına ulaşabilirsiniz). Bu açıklamaya göre dünyanın en zengin 8 kişisinin malvarlığı dünyadaki 3.6 milyar insanınkine eşit. Yani bizim servet olarak bahsettiğimiz şey ile zenginlerin servet olarak bahsettiği şeyin birbiriyle alakası yok. Öyle bir servet ki dünyanın yarısının servetim dediği şeyi bunlar bir yemekte tüketiyorlar.

Aslında Afrin'de ne oldu?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Uzun bir direnişten sonra Afrin düştü. Kimse beklemiyordu bu düşüşü. Neden çünkü Kürt medyasının önde gelen isimleri (amed dicle, Erdal er, cahit mervan vd.) öyle bir yayın yapıyorlardı ki sanki dersiniz Türk ordusu nasıl kaçsam planları yapıyordu da bir türlü kaçamıyordu. Gazeteciliğin altın kuralını unutmuş gibiydiler, “her yalan er ya da geç realiteye tostlar.” Çok merak ediyorum bundan sonra nasıl inandırıcılıklarını sağlayacaklar. Bu ayrı bir yazının konusu ama aklınızda bulunsun diye söylüyorum, aynı şeyi hendek savaşlarında da yapmışlardı. Hatırlayınız, delinin birini “Türkün gücünü göreceksiniz” diyen faşist adam diye sunmuşlardı.

Neyse, sorunun temeli bu değil, sorunun temeli onca Kürt genci neden öldü?

Leyla Zana “belediyeler daha özerk olsun diye bizim gençlerimiz neden ölsün” dedikten sonra başlayan çatışmalı süreç gitgide daha kanlı bir hale geldi. PKK yapısı her bir taraftan “Türkiye Cumhuriyeti en fazla 3 ay Kürdistan da tutunabilir nutukları atarken, halk savaşı için hazırlıklara hız verirken, Türk devleti çoktan masayı devirip, Kürtler için 90’lı yılları reva gören bir pratiğe adım atmıştı bile. Mitinglerde patlayan AKP menşeili İŞİD bombaları bunun işaretini veriyordu.

Halkların HDP’si.

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Türkiye siyaset tarihinin en çalkantılı dönemlerinden geçmiyoruz. Bütün demokrasisi oturmuş ülkeler bizim bugün yaşadıklarımızı çok daha öncelerinde yaşamıştı. Bizimki de geçecek. Ve zaten de biz bu filmi daha önce çok izlemiştik. Daha önce yaşamadığımız bir durum da yok ortada, sadece karakterler yer değiştirmiş, dünün ANAP’ı, DYP’si bugünün AKP’si olmuş durumda. CHP her zaman kendi içerisinde devrimci bir dinamik taşıyordu hala taşıyor. Her zaman kendi içerisinde tutarsızdı CHP, hala tutarsız, her zaman değişimin önünde engeldi, hala engel. CHP’li arkadaşlar o zamanda “niye hep bizi eleştiriyorsunuz” diyordu, hala demeye devam ediyorlar. 30 yıldır anlamadılar neden faşistleri değil de sosyal demokratları eleştirir devrimciler. MHP her zaman faşistti, hala faşist. Ve her zaman genel başkanları tutuklu olurdu Kürtlerin hala tutuklu.

Bitcoin! Is this a revolution? A fiasco?

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

There are very few economists who can give you the answer to the question of what bitcoin is.Those economists have no business on either side.Because they see that area as a financial oligarchy.And they think that the monetary oligarchy is going to happen with only one revolution. They do not believe that one day will be destroyed  by a group of people  who   have anything else their brains and what is the money .But it seems like this is probably far away.

Let's answer that question what is the money before asking what is bitcoin. I give a summary about  what is the money for 25 years as a result of my studies; nobody knows! Really, no one has any idea except for the general acceptance of what money is yet. Nobody has any idea why money is a means of exchange. For this reason,economic science has declared this issue a dark area. Even Keynes's review of monetary policy is advice of financial oligarchy that it does not have any idea about what the money is.Interestingly, after Keynes, this model of economics was called Vulger and left to a corner.

Bitcoin! Bir devrim mi? Bir fiyasko mu?

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Size bitcoin’in ne olduğu sorusunun cevabını verebilecek çok az iktisatçı var. O az olan iktisatçının da bu taraflarda çok bezi yok. Çünkü o alanı mali oligarşi alanı olarak görüyorlar. Ve bu mali oligarşi denen para tekellerinin sadece bir devrimle devrilebileceğini düşünüyorlar. Bu tekelleri, bir gün paranın gerçek manada ne olduğunu anlayan beyninden başka bir şeyi olmayan bir grubun yerle bir edeceğine inanmıyorlar. Ancak böylesi bir ihtimal uzaklarda görünüyor gibi. Bitcoin nedir diye bir soruya girmeden önce para nedir  sorusunu cevaplayalım.


Paranın ne olduğu hakkında 25 yıldır ilgilendiğim okumalarım neticesinde ulaştığım özeti vereyim; kimse bilmiyor! Gerçekten henüz paranın ne olduğuna dair genel kabullerin dışında kimsenin en ufak bir fikri yok. Paranın bir mübadele aracı olduğu dışında neden paranın bir mübadele aracı olduğuna dair kimsenin bir fikri yok. Bu yüzden iktisat bilimi bu konuyu karanlık bölge ilan etmiştir. Keynes’in para politikalar üzerine yazdığı para üzerine inceleme bile sadece mali oligarşiye tavsiyeler niteliğinde, bunun dışında paranın ne olduğuna dair hiçbir fikir kırıntısı bile yok.

Kürdistan'da her şey bildiğiniz gibi

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Aklı başında biri çıkıp bizi bilgilendirene kadar Kürdistan’da neler olduğunu anlayabilmek oldukça zor. Sosyal medyada birbirini linç etmek dışında bir işe yaramayan Kürt aydınlarından bir şey anlamakta oldukça zor. Her basın yayın kuruluşu yakın olduğu siyasi geleneği haklılığını anlatmak dışında olaylar hakkında pek bir şey anlatmıyor açıkçası. Yani özcesi Kürdistan’da hiçbir şey değişmiyor. Yurtsever olmanın en ufak bir önemi yok ve açık konuşmak gerekirse kendi yaşadığı coğrafyada muktedire sırtını dayamış olanlar başka ideolojik görüşteki yurtseverlerden çok daha rahat hareket ediyor ve çok daha rahat siyaset yapabiliyor. Adeta bir İslam sofusu gibi kafirin kim veya ne olduğuyla uğraşmayan Kürdistan yurtseverleri Kürtlüğün ve yurtseverliğin ne olduğu konusundaki tartışmalarında neredeyse birbirlerini mürtet ilan etme noktasına varmış görünüyorlar. İşte kürdün acı dolu tarihi bundan ibarettir.

Piyasa Özgürlüğü Sever

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Piyasa dediğimiz zaman aklımıza hep kapitalizm gelir. Ancak piyasa üzerine yürütülen tartışmaların tamamı, piyasa kapitalizmini de içine alan daha büyük bir alanı kapsamakta. Yazılı tarihin başlangıcından bu yana mübadele alanları etrafından gelişen bir uygarlık söz konusu olmuştur. Kapitalizm ise başını sermayenin çektiği, daha çok ticaret ve seri üretim odaklı piyasalar sayesinde gelişen ulus devlet sınırlı şehirli uygarlığa verilen isimdir. Doğal olarak kapitalizm, bir tür piyasa düzeni olsa da asıl tanımı, burjuvazi lehine bozulmuş piyasa düzeni olmalı.

Sovyetler’den öğrendiğimiz


Tarihte rastladığımız bütün piyasa türleri, esas itibariyle birbirinden farklı yapılarda değil. Şu ‘kapitalizm 5000 yıllık mı, 500 yıllık mı?’ tartışmaları da gıdasını tam olarak buradan alır.

Genel anlamda piyasa, sosyal bilimlerin önünde ilerleyen ve aslında sürekli olarak sosyal bilimlerin yönünü tayin eden olgudur demek de abartılı olmaz.
Piyasa mekanizmasını kapitalizmden ayrı biçimde ele alan dar bir çevrenin dışında neredeyse herkes, piyasayla kapitalizmi bir bütünün parçaları olarak görür. Ve genelde tartışmalar bu mantıkla yürütüldüğü için bir kısım siyasi ve bilimsel çevre, piyasayı kendine düşman görürken bir kısım başka çevreler de piyasanın alternatifi olmadığını iddia eder. Muhalefette olan kesim, piyasanın alternatifi olarak karşımıza merkezi ekonomileri çıkarmıyorsa, önermeleri ‘Piyasanın alternatifi yine piyasadır’ şeklindedir. Yani eğer ki mülkiyetin farklı normlarından veya lokal kolektif mülkten, daha doğru bir tanımla ne özel ne devlet mülkü olmayan özerk bir mülk anlayışından bahsediliyorsa, yine sonucu mübadeleye ve piyasaya çıkacak bir tartışmanın içinde olacağız.

Fahrenheit 451 ya da Türkiye 2011

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

François Truffaut’un yönetmenliğini yaptığı, Ray Bradbury'nin 1951'te ilk defa basılan ünlü bilim kurgu romanından uyarlanan bir film olmasının ötesinde, günümüz Türkiye’sindeki kitap fobisinin ne kadar ileri gidebileceği ve bu baskılara karşı olası çözüm yollarını da anlatan bir distopyadır Fahrenheit 451

Bilmiyenler için kısaca anlatalım filmi; itfaiyecilerin ev ev kitap aradığı ve yazılı tüm herşeyin yok edildiği geleceğin ütopik bir ülkesinde geçiyor bu film. Ülkeyi yönetenler insanların mutsuzluğunun sebebi olarak kitapları gördüğünden, yazılı herşeyin yok edilmesi için özel ekipler kurmuştur. Okur yazarlığın yok edildiği bir dünyada, herkes biraz daha aptal ve aslında çok daha mutsuzdur. Televizyonlar neredeyse günümüzdeki plazmalar gibidir ve interaktif yayınlarla sürekli olarak insanları kendine esir etmiştir. İşte bu durumun ortasında bütün kitaplar ve kütüphaneler ateşe verilmiş ve geriye kalanlarda ateşe verilmekteymiş.

3.Dünya Savaşı

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Kapitalizmin bittiği yerdeyiz. Sosyalistler için pekte sürpriz olmadı bu durum ne var ki sosyalistlerden daha hazırlıklı bir kapitalist dünya söz konusu. Ekonomik kriz bir kaçınılmazdır ve aslında küresel boyutta bir kriz her zaman için bir restorasyonun habercisidir. Kapitalist cephe için önemli olan, sınıfsal çelişkiler boyutundan bir çatışmalı sürecin yaşanmasının önüne geçmektir. Bunda da oldukça başarılı olduklarını söylemek gerekir. Bunu yaparken genelde başvurulan birkaç husus vardır. Bunlardan birincisi Lenin’e ulusal sorun kitabını yazdıran şeydir. Ulusal sorunların olduğu yerde sınıf çatışmasının ikinci plana düştüğünü vurgular Lenin bu yapıtında.

Bir diğer unsursa din olgusudur. Birkaç yıl öncesine gidip nereden geldiğimizi ve varacağımız son durağı, daha doğru bir tahlile ulaştırabiliriz.

Yeni Dünya Krizi ve Türkiye

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Dünya sistemi artık herkesin bildiği üzere kilitlendi. Bütün ekonomistlerin krizin bittiğini söylediği günlerde, günlük gazetesinde ‘bu krizin burada bitmeyeceğine’ dair bir yazı kaleme almıştım. Ve hep beraber krizin nasıl büyük bir tsunamiye döndüğünü gördük. Krizin yapısını çözemeyen bütün ekonomistler bunun psikolojik bir durumdan kaynaklandığını iddia ederlerdi. Gerçi biz, genel anlamda burjuva iktisadına su taşıyan bütün bilim adamlarının bu tarz yorumları sık sık yaptığını bilir ve görürüz. Ancak ‘şimdiki durum artık psikolojik olmaktan çok kilitlenmiş bir sistem sorunudur’ demeye başlayan birçok iktisat bilimcisini duymaya başladık. Bunun başka birçok sebebi de var, ama iktisadi anlamda artık bu gizlenemez bir hale geldi.

Şimdi herkesin aklında Türkiye için bir sorunun iki çatalı var. Nasıl oluyor da bütün dünyada krizler her yeri kasıp kavuruyorken Türkiye ekonomisi ayakta duruyor? Bir kısım ekonomistler Türkiye’nin cari açığından ötürü krize girmesi gerektiğini savunuyor.

Bu Bir Buhrandır.

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Ekonomik bir bunalıma kış aylarıyla birlikte gireceğimizi ama bazı tedbirlerle yumuşak bir geçiş sağlanabilineceğini başka bir günlük gazetede yazmıştım. Bugüne kadar bazı kullanım değeri düşük ürünlerde vergi artışı dışında hiçbir önlem alınmadığını, siyasal iktidarın tozpembe tablo çizmek dışında, kriz yönetimine dair hiçbir fikrinin olmadığını görmekteyiz.

Öncelikle birkaç hususta, aydınlatıcı olması açısından açıklama kaçınılmaz gözüküyor. An itibariyle ciddi bir ekonomik krizin tam ortasındayız. Kaçınılmaz bir biçimde bu krizi uzun bir süre yaşayacağız. İşin kötü yanı en ufak bir hazırlığımız dahi yok. Böylece krizin yıkıcı etkisini İspanya gibi şiddetli hissedebileceğimiz bir ortamdayız. Her ne kadar krizi cari açığa ve bunun en büyük kalemi olan dış ticaret açığına bağlama eğiliminde olsak bile aslında dış ticaret üzerine oluşturulmuş bütün teorilerin birer spekülasyondan ibaret merkantilist mitler olduğunu da görmüş olduk. Sürdürülebilir açığın ne olduğu konusundaki bu kadar efsane bize aslında açığın o kadar da önemli olmadığını gösterir. Özellikle Marksist ekonomi politikçilerin sıkı sıkıya sarıldığı bu ortak pazar karşıtı mit, yanlış olduğu kadar tehlikeli bir durumdur da. Dış ticaretin önündeki bütün engellerde, işte bu mite dayanır.

Gelirde Adaletsizlik ve Toplumsal Hareketlilik

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Gelir dağılımı, tüm ekonomik sistemler için hayati öneme sahip bir konu. Adaletsiz gelir dağılımı olan ülkelerde, sistem karşıtı hareketlerin güçlü olması ya da toplumsal muhalefetin en güçlü olduğu dönemlerde, gelirde adaletsizliğin yüksek olması tesadüf değil. Sadece muhalefet için değil, siyasal iktidarların da en baskıcı yönelimleri bu dönemlere denk gelir. Bir hayalet fobisi alır başını gider, heykeller bile korku salmaya başlar ve hatta bu hayalet, Çin’de bile görünmeye başlar. Aslında böylesi dönemler, bilmekle idrak etmek arasındaki o büyük mesafenin, toplumun geniş kesimleri için kapandığı dönemlerdir. Binbir ali cengiz oyunuyla zenginlik hayallerine yatırılmış geniş kitlelerin sürekli fakirleşmesi, toplumsal hareketlilikleri de beraberinde getirir. En zayıf halka, böyle dönemlerde kopar. 


Emeğin önemi çoğalıyor 
Toplumsal muhalefetin hareketlenmesini gelirdeki bu adaletsizliğe bağlayan liberal ekonomistlerin, adaletsizliği belirlemek için ‘gini katsayısı’ olarak adlandırılan bir metotları var. Ama iktisadın matematiksel verilerden hoşnutluk yaratma sanatına dönmesinden önce kullanılmış ve hâlâ bazı kesimlerce kullanılan bir başka gelirde adaletsizliği anlama yöntemi olarak, en zengin ve en fakir kıyaslamaları daha sonuç alıcı. Gelir dağılımına bu yönüyle baktığımızda, en fakir %20’lik dilimin gelirden aldığı payın, toplam zenginliğin %7’sine hiçbir zaman ulaşmadığını, ama en zengin %20’nin gelirden aldığı payın çoğu zaman %60’ları geçtiğini görürüz. Kriz dönemlerindeyse bu farkın daha da açıldığını ve en fakir %20’nin toplumsal zenginlikten aldığı payın, %3’lerin bile altına düştüğünü, sadece sermayeyi elinde bulunduran zenginlerin daha yüksek oranlarda gelire el koyduğunu görürüz. 

Ekonomiyi Anlamak

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Dipnot okuyucusunun teknolojiyle haşır neşir olmasını göz önünde bulundurup, bilimin pek hoşlanmadığı bir tarz olsa da benzetme yaparak, bilgisayarla ekonomiyi bir düzleme sokmaya çalışacağım. Böylece ‘iktisat son sınıf öğrencilerinin bile anlamakta zorlandığı bazı kavramlara açıklık getirmiş ve ekonomi üzerine yazılan yazıların anlaşılmasını kolaylaştırmış olacağım’ gibi saf bir inanca sahibim.

Dünya üzerindeki tüm ekonomik sistemler benzer temeller üzerine kuruludur. Bu temellerin ne olduğunu bildiğiniz zaman her şeyi anlamanızda kolaylaşır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan bütün cephe savaşlarının sebebi ana karttır diyebiliriz. Aslında ana kart dediğimiz şey iktisadi bir sistem için coğrafya ve o coğrafyadaki yer altı yer üstü zenginliklerini temsil eder. Coğrafyanızda ne varsa o yönlü bir üretim ilişkisi geliştirirsiniz. Tarıma müsait bir ana karta sahipseniz tarım toplumu olursunuz, yer altı kaynaklarınız çoksa petrol üretici bir ülkeye de dönebilirsiniz. Ana kart bunun için çok önemlidir. Hatta uygarlıklar dahi bu ana kart üzerine kurulur.

Asıl tehdit kapitalizm

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Uygarlığımız kapitalizm tarafından tehdit ediliyor.

Yeniçağ, savaşlarıyla, ittifaklarıyla kirli çıkar ilişkileriyle ve ister istemez olanca şeffaflığıyla önümüzde duruyor. Artık yeni bir köle düzeni kuruluyor. Aslına bakarsak oyun bozuldu ve en güçlü oyunun kurallarının dışına çıkıyor. Bu kaotik ortam yani en güçlü olanın iktidarı tek elde toplama çatışmalarının yaşandığı dönem her iktidar adacığının son ferdine kadar içine girmek istediği bir savaş dönemini temsil ediyor. İki kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya geçtiğimiz doksanlı yılların sonunda herkes tek bir dünya imparatorluğunun kurulacağına inanıyordu. Çünkü kapitalist blok tek parça gibi ABD'nin öncülüğünde hareket ediyordu. Karşı cephe kendi iç karışıklığı yüzünden zaten varlık gösteremiyordu.

Asosyal Devlet ve Zam

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Sıradan bir yaşam için bile insanın olmazsa olmaz bir takım ihtiyaçları vardır. Bunların başında beslenme ihtiyacı ve hemen onun ardından barınma ihtiyacı gelir. İstatistiksel verilerde konut harcaması olarak geçen bu ihtiyacın ortalama hane başı maliyeti hanenin gelirinin %28 ine denk gelmektedir. Yani TÜİK’e göre geliriniz her ne olursa olsun bunun %28 e yakın bir kısmını barınma ihtiyacınız için harcıyormuşsunuz. Barınma başımızı sokacağımız bir evden daha fazlasını ifade ediyor. Bu evin ev olabilmesi için gerekli olan su, elektrik ve doğalgaz gibi bir takım diğer giderlerimizde bu konut harcamalarının içinde hesaplanır. Yani aldığımız maaşa orantılı bir barınma harcaması yapıyoruz haneler olarak. Bu harcamamızın miktarı çoğaldıkça diğer giderlerimizden kısarak bunları tamamlamaya çalışırız. Ev ekonomisi tam olarak budur. Ne var ki şöyle bir etrafınıza bakarsanız göreceğiniz şey zaten bütün Türkiye’nin bu gibi ihtiyaçları oldukça sınırlı bir tatminde tuttuğu olacaktır. Kalburüstü kesim hariç (ki küçük bir azınlığa denk gelir) neredeyse hiç kimse herhangi bir şekilde bu malların tüketiminde müsrif değildir. Bu da demek oluyor ki, fiyat ne kadar artarsa artsın, artık doğalgazdan ya da elektrik ve sudan kısmaya gidebilecek durumda bir hane yapısı uzun zamandır Türkiye de yok. İnsanlar bu ihtiyaçlarını ikame edebilecekleri farklı arayışlara doğru yönelmeye başladı. Geçen kış birçok evde tekrardan sobaların kurulduğunu izledik ve bunun doğal sonucu lodoslarda dumandan zehirlenip ölen insanları. 

7 hazirandan sonra

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
Devrimciğin yüzlerce yıldır süre gelen bir tartışmasıdır metot olarak "zor" kullanmak. Hatta öyle ki Engels bu konu üzerine bir kitap yazmıştır: "Tarihte zorun rolü" diye. Benim kişisel bakışım zorun tarih boyunca demokrasileri geliştiren en önemli faktör olduğudur. "Zor" bir yöntem olarak oldukça kullanışlı ve çoğu zaman ön açıcıdır. Ne var ki bu metot bazen dönüp sahibini vurabilir.

Mesela İngiltere gibi bir ülkede Bağımsızlık için silahlı mücadele yürütmeye kalkışmak ilerici bir yöntem olmadığı aşikardır. Çünkü İngiltere geçen sene İskoçya için bağımsızlık referandumu yapacak kadar topluluk haklarını tanıyan bir ülkedir. Elbette bu duruma gelmesinde İRA veya İrlanda deneyiminin oldukça büyük bir etkisi vardır. Bana kalırsa aynı durum bugün İspanya içinde geçerlidir. Her ne kadar Katalanların bağımsızlık kararı hala sürüncemede kalıyor olsa da, demokratik tahammülleri gelişmiş bir ülkedir.

Haz, İsyan ve Otorite

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Son yıllarda artan toplumsal hareketlerin getirdiği devrimlerin olduğu ülkeler veya devrime gebe ekonomik krizle uğraşan diğer ülkeler anılırken haber bültenlerinde sürekli aynı iki cümle kullanılır. Ya devlet otoritesi sağlanamıyor diye bahsedilir ya da bir türlü sağlanamayan devlet otoritesi diye. Devrimin birinci kuralı devlet otoritesini yıkmakken, çok ilginç bir şekilde ikinci kuralı; yeni devletin otoritesini sağlamaktır. Her zaman böyle olmuştur. Sonra sağlanan devlet otoritesini sarsmak için tekrar devrim örgütlenir, o otoritede devrilir. Bu kısır döngü sürgit devam eder insanlık tarihinde. İnsanların zaman zaman otoriteye olan bu düşmanlığının bir sebebi olsa gerek. Yani durduk yere çıldırmıyor ya bunca insan.  Sosyolojik izahatı oldukça karmaşık, iktisadi anlamdaysa basit bir izahatı var aslında.

İktisatçılar arasındaki yaygın bir rivayete insan haz için tüketirlermiş. Ben demiyorum, bunu en yüksek seste dillendirenler genelde Avusturya ekolünden gelen iktisatçılardır. Tabi tarihsel kökler bakımından farklı yerlere götürebiliriz ama onlara mâl olmuş işte. Carl Menger diye anılan o ünlü şahsiyete en çokta. Mesela bir lahmacuncudan içeri girdiniz. İlk yediğiniz lahmacun en çok haz aldığınız lahmacundur bunlara göre.

28 Şubat'ın Ekonomi Politiği

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Tarihsel süreçleri ele alırken genelde bıçak sırtı gibi kesilen bir yapıyla değerlendiririz. Ancak hiçbir süreç nedensellik bağından ya da tarihsel başka olgulardan bağımsız anın(ya da o yılların) içinde gelişmez. 28 Şubat sürecini genelde Refah-Yol hükümetine bağlama eğiliminde olsak da süreç, Türkiye tarihi kadar eski bir başka ekonomik analizi gerektirir. Siyasal anlamda bu kadar gerilere yaslayamıyor oluşumuz bunun aksini ispat etmez.

Her ne sebeple olursa olsun darbeler gerici ve halka inanmayan mantığın ürünüdür. Biz darbeleri ve darbecileri ele alırken sanki ‘makyavelist algıya’ sahiplermiş gibi eleştiririz. ‘Bir gurup devlet erkini kontrol eden insan, halkın cahil, kendilerininse oldukça ileri görüşlü ve ulusun (ya da o zaman dilimindeki sınırları belirleyen şeyin) kaderinin halkın cahilce beklentilerine teslim edilemeyecek kadar önemli olduğunu düşünüp, tarihe kendilerince yön vermeye çalışmışlardır’ demek sanki darbeleri eleştirirken yüceltmek manasına gelmektedir.

Bu bir buhrandır

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

İçerikEkonomik bir bunalıma kış aylarıyla birlikte gireceğimizi ama bazı tedbirlerle yumuşak bir geçiş sağlanabilineceğini başka bir günlük gazetede yazmıştım. Bugüne kadar bazı kullanım değeri düşük ürünlerde vergi artışı dışında hiçbir önlem alınmadığını, siyasal iktidarın tozpembe tablo çizmek dışında, kriz yönetimine dair hiçbir fikrinin olmadığını görmekteyiz.

 Öncelikle birkaç hususta, aydınlatıcı olması açısından açıklama kaçınılmaz gözüküyor. An itibariyle ciddi bir ekonomik krizin tam ortasındayız. Kaçınılmaz bir biçimde bu krizi uzun bir süre yaşayacağız. İşin kötü yanı en ufak bir hazırlığımız dahi yok. Böylece krizin yıkıcı etkisini İspanya gibi şiddetli hissedebileceğimiz bir ortamdayız. Her ne kadar krizi cari açığa ve bunun en büyük kalemi olan dış ticaret açığına bağlama eğiliminde olsak bile aslında dış ticaret üzerine oluşturulmuş bütün teorilerin birer spekülasyondan ibaret merkantilist mitler olduğunu da görmüş olduk. Sürdürülebilir açığın ne olduğu konusundaki bu kadar efsane bize aslında açığın o kadar da önemli olmadığını gösterir. Özellikle Marksist ekonomi politikçilerin sıkı sıkıya sarıldığı bu ortak pazar karşıtı mit, yanlış olduğu kadar tehlikeli bir durumdur da. Dış ticaretin önündeki bütün engellerde, işte bu mite dayanır.

sosyalizm üzerine 1

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Dünyanın her bir köşesinde hararetli bir tartışma yeni yeni halkı da içine katarak devam ediyor. Her ne kadar Türkiyede sen bunu yaptın, bende bunu yaptım şekline sıkışmış olsa da arkaplanda bir yeni dünya arayışı entelektüel düzeyde devam ediyor. Ne varki yazıyı kimin yazdığı kadar, nerede yayınlandığı da her nedense çok büyük bir öneme sahip. Ne söylendiğinden çok kimin, nasıl söylediği önemli olan bir tartışma ister istemez bazı sapmalara da mahkum ilerliyor. Bu yüzden herhangi bir sol guruba mal olmamış bir yayından tartışmaya dahil olmayı anlamlı buluyorum.Sosyalist solun bir nevi Erol kösesi Halil berktay’ın ortaya attığı iddiadan sonra kanlı bir mayısın failini arama çalışmaları halen polemik düzeyinde canlılığını koruyor. Her ne kadar şerden hayır beklememe eğilimine sahip olsak bile, bu sefer farklı bir polemiğe sebep olursak sanırım sonuç farklılaşabilir.

Her devrim kendi çocuğunu öldürür.

Zorun tarihdeki yeri sol içinde her zaman tartışıla gelmiş bir mevzudur. Ancak zor kadar tartışılan bir başka konu kapitalizmin istese de istemese de sosyalizme varacağı tezide oldukça güçlü bir tezdir. Sanırım solun şiddetle olan içli dışlı hali biraz bu yüzden. Şiddet bazı dar boğazları aşmak ve şartları eşitlemek adına solun başvurmaktan çekinmeyceği bir yöntemdi. Ancak bir başka boyuttan şiddet sosyalizmin ruhuna uygun bir yöntem değildi. Çünkü her savaş istese de istemse de karşıtını besler. Ama asıl sorun sosyalistlerin darbeciler işkencecilere katillere onların anladığı dilden cevap vermesinden kaynaklı değildi. Asıl sorun sosyalistlerin bir birlerine ve hatta çoğu kere kendi arkadaşlarına karşıda şiddeti bir yöntem olarak beslemesiydi. Berktay’ın haberidar olmadığıdaha büyük şiddet olayları da solun içinde yaşandı. Haberdar olduğuysa İbrahimlerin öldürülmesinden gizli bir sevinç duyan aydınlıkcılardı.

sosyalizm üzerine 3

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Merkezi ekonominin getirdiği büyük devlet aygıtı, toplu katliamlara imza atabilecek kadar güçlü devlet aygıtı ekonominin tek elden yürütülmesi dışında başka neden gıdasını alabilir? İşte merkezi ekonomilerin bir başka unsuru kontrolsüz güç devletin ve bu güce beyin olarak insan egolarının içinde bir canavarın doğuşudur. Yaşanan neredeyse bütün sosyalist pratiklerde devlet, tıpkı sosyalist örgütlerin ülkemizdeki duruna benzer bir şekilde sistemli cinayet işlemektedir. Elbette ki bir sosyalist ülkede devlet cinayet işlem hakkını kendinde buluyorsa halkında devleti cinayetle değiştirme hakkı meşru müdafaa hukuku çerçevesinde baki olacaktır.

Sosyalizmin en büyük açmazlarından biri devlet aygıtıdır. Elbette birçok konuda olduğu gibi aslında bu konuda da marksın öyle demediğini farklı düşündüğünü ama nedense sonucun bu olduğunu söyleyebiliriz. Einstein bir şeyi tekrar tekrar deneyip farklı sonuçlar bekleyenler üzerine olan sözleri anlamlıdır. Marksist devlet totaliterleşir. Ama sosyalizm diyince totaliter bir resim sıradan bir insanın zihninde bile belirmez. Çünkü her devrim kendi çocuğunu öldürmezden önce demokratik tahammülleri yüksek bir yapıdadır ve çünkü bütün inançlı sosyalistler yeri geldiğinde kendi devrimlerinin totaliter yönlerine de bayrak açmış ve vuruşmaktan geri durmamış insanlardır. Çünkü onlar sosyalizmin öteki diye bir şeyin olmadığı bir dünya hayalini gerçekleştirme eylemi olarak görmüşlerdi. Liberallerin hiç bir şeyi değiştiremezsiniz tezine sosyalistlerin yaşamlarıyla cevap vermesi gerekirdi.

sosyalizm üzerine 2

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin

Sanırım tartışmaya değerin ne olduğuyla başlamak en verimli sonuçu açığa çıkaracaktır. Tartışmanın dışında kalanlar için hatırlatmakta yarar var. Marksizm üç ana unsur üzerine kurulur, bunların başlıcası İngiliz ekonomi politiğidir. İngiliz ekonopmi politiğine ve marksizme göre bir şeyi değeri içindeki emek miktarıyla ölçülür. İlk bakışta oldukça makul gelen bu öneri derinliklerine indikçe bazı çatlaklara uğrar. İşte kafa ve kol emği arasındaki fark tartışmaları gıdasını buradan alır. Aslında proleterin kim olduğu sorusuda buradan gıdasını alır.Gelinen iktisadi düzlemde artık değerin sadece üretimden ibaret olmadığı hatta üretim değerinin ne olduğu konularının çokta önemli olmadığı iyice ayyuka çıktı. Hakkını vermek gerekirse bu konuda hayek farkında olmadan bazı noktaları açığa çıkarmış bir liberaldir. Aslında hayek son 50 yıldaki bütün kanlı operasyonlarında fikir babasıdır. O darbelerle geçen dönemler bütün dünyada neo liberalizmin öncülüğünde hayekin felsefesiyle harmanlanarak yapılmıştır. İktisadi temelde Sovyet bilim adamlarıyla girdiği tartışmalarda genelde onun galip çıktığı kabul edilir. Ne var ki bir liberalin değerin ölçütünü görebilmesi sahip olduğu kirli bilinç altından mümkün gözükmemektedir. Aynı şey aslına bakarsak Sovyet rejimi sürdüğü sürece Marksistler içinde geçerliydi.

Bir ölümün ardından

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Tarık Akan öldü. İyisiyle kötüsüyle öldü gitti. Bir ölünün arkasından yazmayacağım elbette. Kimine göre çok iyi biridir, kimine göre çok kötü biri. Toplumun tamamını memnun etmek hiç mümkün olmadı tabi. Ne var ki burada mevzu Akan'ın nasıl bir kişi olduğu değil, arkasından yaşanan tartışmalar. Bir sanatçıya hayran olmak kadar gıcık olmakta bir haktır, yaptığı güzel şeylerle anmak nasıl bir haksa, yaptığı kötü şeyleri söylemekte bir haktır. Onun öldüğü gün bu tartışmaların çıkmasıysa işin doğası gereğidir. Bunları tartışmaya bile gerek yok aslında. Seveniyle sevmeyeniyle, iyisiyle kötüsüyle hepimizin hayatında bir yeri olan Tarık Akan öldü.

Gelelim ardından yaşanan tartışmalara. Kürt hareketine yakın duranlar "12 eylül öncesinde yaşayan Tarık Akan'ı göremediklerini" söylediler, "Terörle mücadele bildirisi imzalamış" dediler vs. vs. İslamcı cenahta yer alanlar "zaten din düşmanıydı gebersin" dediler. Sosyalistler genel anlamda sessiz kaldı ilk başlarda ama daha sonra bir sahiplenme başladı, Kemalistler en başından beri sımsıkı sahiplendiler Tarık Akan'ı. Bence buraya kadar her şey gayet normaldi. Ancak sol cenahın içinden hiçde azımsanmayacak bir kesim Kürtlerin Tarık Akan için söylediklerini onlara karşı "akıllı olun" tarzında bir destur ile iade etti. Kürtlerin Tarık Akan'dan "biji serok" diye slogan atmasını beklemeleri ne denli acayipse, bu sol aydın kesimin Kürtlere parmak sallaması da aynı derecede acayip bir durum.

Kadın sorunu üzerine

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Kadına şiddet konusu oldukça alevlendi. Alevlenmelide. Şiddetin kendisi zaten tartışılması gereken bir kavram ama bu daha güçlünün güçsüze karşı bir eylemi olarak karşımıza çıkıyorsa, bir daha durup düşünmek gerekir. İşi en derinlerine alalım mı? Yani bu tartışmayı en derin kuytularına kadar götürelim mi? Daha felsefik bir hal katalım mı? Ben bu konularda tartışmayı saptırabildiğimiz kadar saptırmamız gerektiğini düşünüyorum.

Evet kadınlar cins olarak şiddetin bir numaralı mağduru durumdalar. Şiddetten anladığımız şey eğer sadece kaba dayaksa ya da ölümle sonuçlanan bir durumsa fena halde yanılırız. Çünkü şiddetin eyleme döküldüğü ana gelene kadar yaşanan her şey görülmemiş olur. Ve bizim yasa tanımaz feminist arkadaşlar her ne hikmetse yasaların koruyuculuğunu nasıl bir yasal düzenlemeyle sorunların çözüleceğini anlatır dururlar. Sanırım yüzeysel bakmak tamda böyle bir şeydir. Karşıtı olduğun şeyden erkek egemen sistemden medet umar bir hale gelir insan.

Kolektif Cinayetler

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

İnşaat işçiliği sanırım iş yaşamının en zor meslekleri içinde sayılası bir meslektir. Kendine has bir havası olur işçi koğuşlarının. Bir haftadan sonra ancak algılarınızın kapandığı ağır bir havadır. Sebepsiz değil elbette, bir kere duş alacağı bir yer bulmaları, bulsalar bile sıcak bir suya kavuşmaları zordur onların. Buz gibi suyun altında aldıkları duştan sonra açık havadan biraz daha sıcak olan koğuşlarında zatürre olmamak için yapışır hepsi sobalara. Bir soba kavgası başlar kimi vakitler.

İnşaat işçiliği zordur ama daha acısı inşaat işçilerinin yaşamlarının ucuzluğudur. İnşaat sahasına girmek yasaktır yazısı dışında hiçbir tedbiri görmeye alışık değiliz. Aslında başkaca bir tedbirde yoktur. Aldığı üç kuruş parayla ailesini mi geçindirsin yoksa‘lümpenlik’ mi etsin düşüncelerine dalmış işçinin bu haleti ruhiye ile bugüne kadar ölmemiş olması bile bir mucize. Hala büyük oranda sigortasız çalışıyor insanlar, taşeronlaşma bunun takibini oldukça zorlaştırıyor. Bunlar yetmezmiş gibi en tehlikeli iş kolunda çalışıyor bu insanlar.

Kim bu anarşikler

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Son günlerde Sam amca bile bizim solsuzluğumuza serzenişte bulunuyor. Tabi onun soldan kastettiği bizim anladığımız gibi bir şey değil. Hâlbuki bizimde çok değişik kitlelerimiz var sol namına. Anlaşılan onlardan pek hazzetmiyor sam amca. Mesela anarşistler, nerede ince bir protesto gösterisi, orada onlar. Türkiyede tiyatro oyunları ve edebiyatçılar dışında çok adını duymadığımız bir düşüncenin eylemcileriydi Anarşistler. Farklı bir dünya hayalinin mahsulü bir düşünce biçimi. Ekonomik önermesinden yeni bir toplum önermesine kadar geniş bir alana yayılmış durumda anarşist düşünceler. Dünyada teorisi olan üç ekonomik sistem vardır. Biri liberalizm diğeri sosyalizm ve sonuncusu kimsenin görmek ve duymak bile istemediği anarşizm. Bu üç yaklaşımında birbirleriyle çarpıştığı ve oldukça uzak kaçtığı onlarca farklı versiyonları vardır. Düşünsel olarak birbirlerinden çok farklı olsalar da bazen ayrıldıkları yerleri karıştırabilir insan

Anarşistin Türkçesi anarşik olsa gerek. Tek televizyon kanalının TRT olduğu yıllarda haber bültenlerinde sıkça anılırdı anarşik ismi. Aslında o günkü jargonda anarşik şimdiki jargonun teröristi gibi bir şeydi. Bu bilinçaltından olsa gerek anarşist denilince toplum olarak bir tüy kabarmasına uğrarız. TRT hiç farkında olmadan uzun yıllar boyunca, anarşistlerden nefret eden hatta çoğu zaman bunu hakaret olarak kabul eden herkesi anarşik diye yaftalayıp durdu. Özünde anarşizm böyle bir şey değildi elbette. Türkçede tam olarak karşılayan bir kelime yok anarşisti ama Latin kökeninden yola çıkarak yönetimsizlik, yöneticisizlik manasına ulaşabiliyoruz. Sadece isminden bir tümlemeyle fikri temele ulaşmak neredeyse imkansız. Yöneticisiz bir toplum nasıl olabilir ki? Bu soru ismiyle birlikte insan aklını gıdıklamaya başlıyor.

Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses