06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

Misak-ı milli hayalleri neden başarısızlığa mahkum?

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Türkiye cumhuriyeti 2002 yılından bu yana AKParti iktidarı ve 2014 yılından bu yana Erdoğan iktidarı boyunca ve hatta refah partisi için bile bir slogan görevi gören en büyük propaganda osmanlıya övgü olmuştur. Çünkü cumhuriyet devrimi ittihatçıların devrimiydi ve terakki perverciler adeta yok sayılmıştı. Refah partisinin 90lı yıllardaki yükselişiyle birlikte savaşı kaybedenin Osmanlı olmadığı, nasıl ki kurtuluş savaşını başlatanlar Osmanlı subaylarıydıysa 1.dünya savaşını kaybedenlerinin de aynı Osmanlı subayları olduğu tezi daha güçlü ifade edilmeye başlanıldı. Oldukça haklı bir tezdi, tabi kuva-i milliye operasyonlarını İngilizlerle birlikte yürütüyor olmasaydı Osmanlı.

Talat paşa hükümetinin düşmesi ve Rauf Orbay’ın barış görüşmeleri yapması için bahariye nazırı ilan edilmesi ile başlayan Mondros ateşkes görüşmelerinin nihayete ulaşması sonrası İstanbul gazetelerinde Mustafa Kemal ismine rastlıyoruz. Yani aslında 1.dünya savaşının bir kaybedenidir kendisi, savaş sonrası görüşü çok daha ilginçtir.

"Bir devletin küçülmüş bile olsa her hâlde bir siyasi mevcudiyet ve millî birlik muhafaza ederek böyle bir badireden kurtulabilmiş olması en büyük siyasi başarı sayılmalıdır." yazıyordu,  Mustafa Kemal’in görüşlerini yansıtan Minber gazetesi 1 Kasım 1918'de.

Savaş her zaman arzuladığımız dünyayı sunmuyor bize. Bütün eski sömürgeleri almaya giderken eldeki bulgurdan olmakta kötü. Sadece eldeki bulgur mu giden? Anadolu’ya sıkışmış kalmış Osmanlıya bu kadarını bile fazla görmüştü itilaf devletleri. Mayıs 19 yılına gelindiğinde Osmanlının savaşı kaybetmiş olması ve nasıl parçalanması gerektiği konuları itilaf devletlerini bir birine düşürmüştü. Her biri masadan öfkeyle kalmaya çalışıyorlardı ki bir yerleri bu bahaneyle işgal edebilsinler diye. Keza öyle de oldu.

İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler ve Yancı olarak Yunanlar her tarafı işgal etmeye başladı.

Batı dünyasının doğuya karşı duyduğu üstenci bakışa sebep olan kibir, İspanyolların Osmanlıyla yaptığı deniz savaşından bu yana en büyük zirvesini yaşıyordu. Halbuki bir türlü yenişememiş olmanın getirdiği bir anti ırkçı kanatta yavaş yavaş varlık göstermeye başlamıştı Avrupa içlerinde. Tek düşmanın sermaye olduğuna inanan bir grup türemiş ve koskoca Rusya’da her şeyi alt üst etmişti. Sömürgecilikten denkliğe terfi eden tüm milletler Sovyetleri heyecanla karşılamıştı. Neyse ki Sovyetler vardı. Rusya çarlıkla yönetiliyor olsaydı Osmanlı zaten Adana’nın ötesinde olmazdı. Çünkü Osmanlı yoğunlukla İngilizler ve Ruslarla savaşıyordu. Ve en büyük trajedilerin yaşandığı savaş cephesi Bolşevik devrimle kapanmıştı.

Mustafa Kemal bir Osmanlı subaydı. Yani Yenik bir Osmanlı komutanıydı. Gerçi yenik diyemezmişiz, malum “Almanya savaşı kaybedince bizde otomatikman savaşı kaybettik.” 

Peki neden böylesi bir savaşa girmişti ki Osmanlı?

Aslında bugünkü Türkiye’nin sahip olmak için can attığı toprakların tamamına sahipti. Bir dünya savaşına taraf olmamak çok büyük bir zaferde getirebilirdi Osmanlıya. Hala Osmanlı topraklarında huzur yok, aslında hiçbir zaman olmadı. Çünkü medeniyet Akdeniz’dir. Ve Akdeniz’e kim hakimse asıl Roma odur.

Osmanlı eğer birinci dünya savaşında da ikincisindeki gibi sadece seyirci kalsaydı, bugün Suriye, Irak, Filistin, Mekke ve Medine aynı ülkenin şehirleri olacaktı.

Peki Osmanlı neden kaybetti savaşı?

Yani o gün olmayan neydi ve yenilgi neden kaçınılmazdı?

Türkiye Cumhuriyetinin Tüzel kişiliği yönetici elitin psikolojisini yansıtması bakımından incelemeye değerdir. Aslında Osmanlı imparatorluğunun yok olurken bile yerine güçlü bir devlet bırakabilmesinin, eski Osmanlı topraklarından türeyen devletlerin tamamından daha güçlü bir devletin bugün olabilmesinin en büyük sebebi de yine bu yönetici elitin bilinçaltıdır.

Peki biyolojik iktidarın bilinç altından çıkan bu korkular bize neyi gösterir?

Yenik Osmanlı subaylarının kurduğu taze Cumhuriyet açık ki büyük bir yenilginin ifadesiydi. Buna rağmen Cumhuriyet bir aristokratik geçmişe, Osmanlı sayesinde sahipti. Devlet geleneği Osmanlıdan miras alınmıştı. Bunun adı kutsal devlettir. Osmanlıda devlet “Tanrının yeryüzündeki siluetiydi” Cumhuriyet Türkiye’si için de aynı şey geçerliydi. Tanrı-Devletin topluma bakışı buyken, toplumun devlete bakışı farklı mı? Elbette hayır. Türk toplumu ya da Türkleşmiş diğer milletler mesela Boşnaklar, mesela muhacirler, mesela Çerkezler, mesela Lazlar mesela Türkler (yeri gelmişken gerçekten de Türk diye tanımlayabileceğimiz bir safi Türklük de yok, ama bunun sebebi bugün Kürtler dışındaki her Müslüman Türk olmayan topluluk İslama Türklerle birlikte girmiş olmasıdır. Yani aslında Türkler İslam'ı kişisel çıkarları için kullanmıştır. Sadece Türkler mi? Acemler ve Araplar da aynı şeyi yapmıştır. Bu yüzden Araplar, Kürtler ve Acemler hariç birçok millet için İslam, Türklüğün ürünüymüş gibi kabul edilir. İşte bu yüzden Türkiye toplumunun büyük bir bölümü için bu kutsal devlete küfür etmekle, Allaha küfür etme arasında fark yoktur. Sadece devlet için değil, toplum içinde öznenin hiçbir önemi yok, doğru olan devletin yaşaması.

İktidar ister CHP, ister MHP ve isterse de AKP’li olsun sonuç değişmeyecektir. Çünkü üç geleneğinde olduğu düzlem Türk tipi faşizminin sol soslu, İslamcı soslu ve sağ soslu hallerinden başka bir durum değildir.

Tanzimat fermanıyla başlayan ve bu kutsallığı kof kabadayılıktan alıp organizasyon gücüne dayamak isteyen çarpıkta olsa bir algı söz konusuydu. Devletin gerekliliği nedir sorularının Osmanlıdaki yansıması Tanzimat fermanıdır. Devletin kutsallığına sürülen ilk kara leke bir yerde böyle diyebiliriz. Genel algı Türk devlet algısında insan hakları veya vatandaşlık haklarının daha güçlüler tarafından güçsüze yapılan bir dayatmadan ibaret olduğuydu. Ve hala aynı algı bir refleks olarak devletin içinde kendine geniş bir yer buluyor.

O gün kul ya da teba olan halk bugün ülkenin başına lider olarak seçilebiliyor! Tabi seçildikten sonra en büyük özlemi hep tek adam olmak olsa bile, Tanrı-Devlet düalizmine çok kısa sürede teslim olması kaçınılmaz olsa bile, cumhuriyet eski mantıktan çok daha fazlasını ifade ediyor olmalıydı. Osmanlının Türkiye Cumhuriyeti olarak ayakta kalabilmesinin belki de en önemli sebebi Gülhane parkında 1839 yılında okunan fermanın yurttaşın önemini anladığını iddia eden devlet algısı olduğunu söyleyebiliriz. Ama 200 yıldır hala adil yargılanma hakkı tartışma konusu yani hala niyet var, eylem yok durumu söz konusu. Tıpkı Cumhuriyet ile halkın kendisini yönetmesine kapı açıp hiç bir seçim sonucuna razı gelmeyen iktidarlar gibi. Bunu biraz daha yakından irdelediğimizde ortada çok çarpık bir cumhuriyet algısının olduğunu görürüz. Osmanlıda kutsal olan padişah ve onun makamıyken, cumhuriyet döneminde kutsal olan devletin kendisi olmuştur.

Elbette Tanzimat fermanı her şeyi ile doğru işleyen bir süreci yansıtmıyordu ama Osmanlı o kadar yanlış bir düzlemde konumlanmıştı ki bütün eğri yanlar bile ona göre daha doğru bir çizgiyi ifade ediyordu. Ama monarşide padişah yasaların kendisini bağlamadığını düşünürken cumhuriyet de yasalar devleti bağlamadı düşündü, ad olarak cumhuriyet olsa bile hala bir mutlakıyet söz konusu Türkiye’de.

Mevzu lise tarih kitaplarında yazdığı gibi matbaanın geç gelmesiyle alakalı değildi, mevzu Osmanlının çürümüş zihniyetinin artık modern dünyaya ayak uyduramamasıydı. Sadece bir kralın iki dudağının uçunda gidip gelen Osmanlı artık kral ve şürekâsının dilinin uçunda gidip gelecekti. Bunun en modern halinde bile Talat ve Enver istiyor diye milyonlarca insan ölecekti. 

Demokrasinin makus talihinde hep bir Bonaparte, Sezar çıkagelmiştir. Yasal alanın dışında bir alan olduğu sürece demokrasi diye bir şeyden söz etmek mümkün değil. Ve zaten bir dışarı söz konusuysa denetlenemeyen bir yapı söz konusuysa demokrasi öznel alana müdahale için kullanışlı bir meşrulaştırma yönetimine dönüşür. 

Bugün Devlet mantığı basit bir mekaniğe sahiptir. Savaşa hazır olmadığını düşündüğü süreler boyunca devlet kendini yasalarla bağlar. Koyduğu yasalara kendisi de uyar. Ancak devlet savaşa hazır olduğunu düşündüğünde ilk olarak iç muhalefete saldırır. İç muhalefetten kasıt hak talebinde bulunanlardır. Yoksa iktidar talebinde bulunanları devlet kendinden ayrı görmez. O yüzden CHP, MHP veya AKP olması hiçbir şeyi değiştirmez. Hepsi beraber el kaldırır hepsi beraber el indirir. O yüzden mecliste muhalefet cephesinde bile olsa aslında iktidar ortağıdır diğer partiler. Mecliste iktidarda bile olsa aykırı görüşler, muhalefete itilebilir her an.

Kutsal devlet her türlü inancın üstündedir. İktidar devletin bindiği taşıttır, içerik değişmez hiçbir zaman. Ama baskının arttığı her dönem bir savaş planın tartışıldığı dönemdir. HDP’nin mecliste istenmemesinin sebebi de budur. Türkiye açılmak istiyor, Türkiye balkanlara bir koridor açmak istiyor bu yüzden Türkiye Batı Trakya’da ve 12 adalarda hak iddia ediyor, Türkiye Musul’da, Kerkük’te ve Rojava’da hak iddia ediyor ve bunu gizli bir gündemle de yapmıyor. Açık açık bunu ilan ediyor. Türkiye en büyük gider kalemi olan enerjiyi kontrol etmek istiyor ve önündeki en büyük engel Güney Kürdistan ve Rojava, Türkiye önce Kürtleri düzlem dışına çıkaracak, iç ettikten sonra tekrar bir kapı açacak. Bu yüzden savaşın bu halinde Mecliste Kürt muhalefetine karşı oldukça kıyıcı. Kendileri gitmezse zorla yaka-paça gönderecek Kürtleri ve bunu yaptıktan sonra Barzanilerle bir yeniden kazanma propagandası ile işleri düzelteceğini sanıyor. Sonra en büyük ikinci engel Yunanistan savaşın konusu olacak. Bu yüzden her şeye susuşları. Ama öncelik Kürtlerin. 

Türkiye kartların yeniden dağıtılmasını istiyor ve bunun için en uygun zamanın şimdi ekonomik krizle bütün dünyanın boğuştuğu bugünün olduğunu düşünüyor. Çünkü her emperyal gücün kendi iç işleriyle uğraştığı bir dönemden geçildiğine inanıyor ve şimdi hamlesini yapmazsa bir daha böylesi bir fırsatı ele geçirmesinin mümkün olmadığını düşünüyor. Kaldı ki Batı Trakya bir Türk yurdudur. Musul, Kerkük ve Suriye'de bir Türk nüfusu söz konusudur. Ama Türkçü bakış bunun önündeki en büyük engeldir. Çünkü Güneydeki tüm misak-i milli bölgelerinde Türk nüfusu azınlıktır. Kürtleri Barzaniler ile düzleme dahil etme çabaları beyhude. Buna ne Barzanilerin gücü yeter ne de Batı Emperyalizmi buna müsade eder. Kaldı ki Barzaniler çokta iyi bir müttefik sayılmaz. ABD düzlemden çık dediği an, Türkiye'nin bütün hak iddiası bir anda ortadan kalkar. Türkiye kendi içinde Kürt sorununu çözmeden hiç bir şey yapamaz ama kendi içindeki Kürt sorununu da çözdüğü inancında. İşin asıl trajik yanı da bu. Yarın böylesi bir girişimde Batı Trakya'nın Türk yurdu olduğunu iddia ettiği an Kürdistan'ın statüsüzlüğü karşısına dikilecek ilk konu olacaktır. Çünkü Batı Trakya'nın nüfusa dayanarak işgal altında olduğunu iddia etmek, nüfus yoğunluğunun Türk olmadığı yerlerinde işgal edilmiş olduğunun itirafı sayılacaktır. 

Rojava ve Ermenistan’da bunun denemelerini yaptı ve açık ki savaş çıkarma konusunda oldukça ustalaşmış, her emperyal güç gibi barış için savaşa mecbur olduğunu herkese kabul ettirebilen ilginç bir propaganda sürdürebilmiş bir devlet yapısı var. Her ne kadar iç kamuoyunu Ahaber kıvamında manipüle etmeye çalışsa bile dış dünyada kartların açık oynanmasını teşvik ederek kendinin diğer emperyal devletlerden farklı olduğunu, işgal edilmiş topraklarının olduğunu, barışı kendisinin getirebileceğini anlatarak oyunu oynuyor. Bu kadar Suriyeli bu amaç için Türkiye'de. 

Ne var ki Türkiye’nin atladığı bir husus var, İngiliz emperyalizmi bile bütün haşmetine ve sömürgelerine sağladığı faydalara rağmen hala gönüllülük temelinde bir arada dururken, ABD bile girdiği her yerde yerel bir gücü motor ilerleme gücü olarak kullanma ihtiyacı duyarken, Türkiye’nin bu tekçi anlayış ile süper lige çıkacağını düşünmesi sonuçları felaket olan bir süreci beraberinde getirebilir. Türkiye’nin adeta kurucu unsuru olan hiçbir millete yaşama şansı vermemesi, basit açılımlarla Sunni ve Türk devlet algısını değiştirmeden diğer milletleri etrafında örgütleyebileceğini düşünmesi kelimenin tam anlamıyla intihar girişimidir. Elbette Kendine her milletten bir karşılık bulacaktır. Elbette destekleyenler arasında ciddi bir Kürt nüfusu da olacaktır ama içte sağlayamadığı bütünlüğü dışarıda işgalci olarak görüleceği yerlerde asla sağlayamayacaktır. Türkiye bir Rusya değildir ve Türkiye Rusya kadar caydırıcı da değildir. Rusya bile bu düzlemde rahat hareket edemezken Türkiye’nin bu iç dinamiklerle sonuç alabilmesi mümkün değildir.

Osmanlı 600 yıl üç kıtada yaşamış bir devletti ve ne kadar geri olsa bile teknolojik olarak sürekli atılım yapmaya çalışan doğru tahlile sahip bir devletti. Kaybettiği yer iç dinamikleri yerli yerine oturtamamaktı. Rojava’daki insanlık dışı uygulamalar, iç düzendeki insanlık dışı uygulamalar Türkiye’nin en ufak bir savaşta karşısına çıkacaktır. Kürtleri önce dövüp sonra düzleme dahil edebileceğini düşünmek belki haklı bir analize dayanıyor olabilir ama güç dengesi değiştiğinde Kürtlerin bu kadar vasat bir siyaset yürüteceğini düşünmek durumu yanlış tahlil etmek olacaktır. Kürtler fırsatını bulursa tercihlerini birlikten yana kullanmayacakları gün gibi aşikar. 

Misak-ı milli temelinde bir siyaset yürütmenin, çok değişkenli bir analizi gerektirdiği ve her zaman hesaba katılmayan bir şeylerin olacağını gözden kaçırmamak gerekir. Her şey bir yana hiçbir emperyalist devlet kendine ortak çıksın istemez, o yüzden bu mayınlı tarla Türk tipi yayılmacılığın son hamlesi olabilir. Tarihte bir Enver-Talat yenilgisi daha yaşanırsa sonuçları getirilerinden çok daha ağır olabilir. Neler olabileceğini görmek isteyenler bir daha cumhuriyetin kuruluşunu okumalı, Mustafa Kemal’in küçüldük ama ölmedik sözü daha trajik bir hal almadan vazgeçilmeli bu sevdadan. Kürtleri bugün denkleme katmayanlar için yarın yeni bir denklem kurmak bu kadar kolay olmayacaktır.

 

 


Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses