06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

Dünya-sistemleri analizinin tarihsel kökenleri 1

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Sosyal Bilim Disiplinlerinden Tarihsel Sosyal Bilimlere Dünya·sistemleri analizi 197o'lerin başında toplumsal gerçeklik hakkında yeni bir perspektif olarak doğdu. Kavramlarından bazıları uzun süredir kullanılıyordu; bazıları ise yeniydi ya da en azından yeni bir isimle anılıyordu. Kavramlar ancak kendi zamanlarının bağlamı içinde anlaşılabilirler. Kavramları öncelikle birbirleriyle ilişkilerine, nasıl bir küme oluşturduklarına bağlı olarak anlam kazanan bütünsel perspektifler için daha da doğrudur bu. Dahası, yeni perspektifler genellikle en iyi şekilde, daha eski perspektiflere karşı bir protesto olarak düşünülürse anlaşılır. Yeni bir perspektifin iddiası her zaman şu olmuştur: Eski ve halihazırda daha fazla kabul gören perspektif oldukça yetersizdir ya da bizi yanlış biçimde yönlendirmektedir ya da amaçlıdır. Dolayısıyla, eski perspektif gerçekliği analiz etmek için bir araç olmaktan çok, onu anlamamızın önünde bir engel oluşturur. Başka herhangi bir perspektif gibi, dünya-sistemleri analizi de daha önceki argümanlar ve eleştiriler üzerine inşa edilmiştir. Bir anlamda hiçbir perspektif bütünüyle hiçbir zaman yeni olamaz. Birileri benzer bir şeyi genellikle on yıllar ya da yüzyıllar öncesinde de söylemiştir. Dolayısıyla, bir perspektifin yeni olduğundan söz ederken, bu yalnızca şu anlama gelebilir: Dünya ilk kez olarak bu perspektifin içinde barındırdığı düşünceleri ciddiye almaya hazırdır ya da düşünceler, onları daha fazla insan için daha makul' ve erişilebilir kılan bir şekilde yeniden ambalajlanmıştır. Dünya-sistemleri analizinin ortaya çıkış hikayesi, modern dünyasistemin tarihi ve bu sistemin bir parçası olarak gelişmiş olan bilgi yapıları içinde yer alır. Bu tikel hikayenin başlangıcını 1 97o'lere değil, 18. yüzyılın ortalarına kadar geri götürmek son derece yararlı olur. Kapitalist dünya-ekonomi o zamanlar yaklaşık i ki yüzyıllık bir geçmişe sahipti. Sonsuz sermaye birikimi zorunluluğu, sürekli bir teknolojik değişim ihtiyacını, sınırların -coğrafi, psikolojik, entelektüel, bil imsel sınırların- sürekli genişlemesi ihtiyacını yaratmıştı.

Sonuç olarak, nasıl bildiğimizi bilme ve nasıl bilebileceğimizi tartışma konusunda bir ihtiyaç hissedilmeye başladı. Dinsel otoritelerin hakikati bilmek konusunda sadece kendilerinin emin bir yola sahip oldukları şeklindeki bin yıllık iddiası, modern dünya-sistemde zaten belirli bir süreden beri sorgulanıyordu. Sektiler (yani dinsel olmayan) alternatifler giderek daha çok kabul görüyordu. Filozoflar bu görev için uygundu. Israrla insanların, belirli bir dinsel otorite ya da kutsal yazı aracılığıyla vahyedilmiş hakikati edinmesine karşıt olarak, zihinlerini belirli bir şeki lde kullanmak yoluyla bilgi edinebileceğini vurguluyorlardı. Descartes ve Spinoza –birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar- her ikisi de ilahiyat bilgisini, bilginin ana yapısından kopartarak özel bir köşeye yollamayı hedefliyorlardı.

Artık filozoflar insanların rasyonel yetilerini kullanarak doğrudan hakikatin farkına varabileceklerini öne sürüp ilahiyatçıların buyruklarını sorgularken, giderek artan sayıda bir grup bilgin de ilahiyatçıların rolü konusunda aynı görüşü paylaşıyordu. Fakat, bir hakikat kaynağı olarak bu sözde felsefi kavrayışın da en az kutsal vahiy kadar keyfi olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu bilginler gerçekliğin ampirik  analizlerine öncelik verilmesi konusunda ısrar ediyorlardı. 19. yüzyılın başlangıcında Laplace güneş sisteminin kökenleri üzerine bir kitap yazmış ve Napoleon'a takdim etmişti. Napoleon, Laplace'ın çok kalın olan kitabında bir kez bile Tanrı'dan söz etmediğini belirttiğinde, Laplace şöyle yanıt verdi: "Bu hipoteze ihtiyacım yok, efendim." Bu bilginler artık doğa bilimcileri olarak adlandırılacaktı. Yine de, en azından 1 8 . yüzyılın sonlarına kadar bilginin tanımlandığı biçimler bakımından, bilim ile felsefe arasında keskin bir ayrım olmadığını aklımızda tutmalıyız. O zamanlar, Immanuel Kant, astronomi ve şiir üzerine olduğu kadar metafizik hakkında da ders vermeyi tamamen münasip bir şey olarak görüyordu. Devletlerarası ilişkileri konu alan bir kitap da yazmıştı. Bilgi hala birleşik bir alan olarak düşünülüyordu. 1 8 . yüzyılın sonlarına doğru bazılarının şimdi felsefe ile bilim arasında "boşanma" diye adlandırdığı şey meydana geldi. Bu boşanma üzerinde ısrar edenler deneysel "bilimi" savunanlardı. "Hakikate" giden biricik yolun, deneysel gözlemlerden kalkılarak yapılan tümevarımlara dayanan kuramsallaştırma olduğunu söylüyorlardı. Ve bu gözlemler öyle bir şekilde yapılmalıydı ki, başkaları birbiri ardına bu gözlemleri tekrarlayabilsin ve böylece doğrulayabilsin. Bu bilginler, metafizik çıkarımın spekülasyon olduğu ve "doğruluk" değeri taşımadığı üzerinde ısrar ediyorlardı. Bu nedenle, kendilerini "filozof" olarak düşünmeyi reddettiler.

Yine aşağı yukarı tam bu zamanlarda ve aslında büyük ölçüde bu sözü geçen boşanmanın bir sonucu olarak, modern üniversite deneysel sistemi doğdu. Ortaçağ üniversitesinin çerçevesi üzerine inşa edilen modern üniversite, gerçekte oldukça farklı bir yapıydı. Orta çağ üniversitesinden farklı olarak, modern üniversitenin tam gün çalışan, maaş ödenen profesörleri vardı ve bunların hemen hiçbiri din adamı değildi. Yalnızca "fakülteler"de değil, bu fakültelerin içindeki "bölümler"de ya da "kürsüler"de bir araya gelmişlerdi. Bu bölümlerden her biri, kendisinin tikel bir "disiplinin" mevkisi olduğunu ileri sürüyordu. Ve öğrenciler, öğrenim gördükleri bölüm tarafından tanımlanan unvanları almalarını sağlayan dersleri takip ediyordu.

Ortaçağ üniversitesinin dört fakültesi vardı: ilahiyat, tıp, hukuk ve felsefe. 19. yüzyılda neredeyse her yerde, felsefe fakültesi en az iki ayrı fakülteye bölündü. Bunlardan birisi "doğa bilimlerini" kapsıyordu. Diğeri ise bazen "beşeri bilimler": bazen "güzel sanatlar" ya da "edebiyat" (ya da her ikisi) ve bazen de eski "felsefe" ismini muhafaza eden diğer konuları kapsıyordu. Üniversite, C. P. Snow'un sonradan "iki kültür" şeklinde adlandıracağı şeyi kurumsallaştırıyordu. Ve bu iki kültür birbiriyle savaşıyordu: Her biri bilgiye erişmek için kendisinin yegane ya da en azından en iyi yol olduğunu savunuyordu. Bilimlerin vurgusu, deneysel (hatta deneyler yapılmasını içeren) araştırmalar yapılması ve hipotezlerin test edilmesi üzerineydi. Beşeri bilimlerin vurgusu ise, daha sonra hermenötik anlama olarak adlandırılan ve duygudaşlık kurmayı amaçlayan kavrayış üzerineydi. Bir zamanlar sahip oldukları birlikten bugün bize kalan tek miras ise, üniversitedeki bütün beşeri bilimler ile doğa bilimlerinin en yüksek unvan olarak felsefe doktoru unvanı vermesidir.

Doğa bilimleri, beşeri bilimlerin hakikate vakıf olabileceğini yadsıyordu. Daha önceki birleşik bilgi döneminde doğru, iyi ve güzel olanın arayışı, özdeş olmasa bile son derece iç içe geçmişti. Fakat şimdi doğa bilimcileri çalışmalarının iyi ya da güzel olanın arayışıyla hiçbir ilgisi olmadığını, sadece doğrunun peşinde olduklarını savunuyordu. İyinin ve güzelin aranmasını vasiyet olarak filozoflara bıraktılar. Ve filozofların pek çoğu bu işbölümünü kabul etti. Bu nedenle, bilginin iki kültür şeklinde bölünmesi aynı zamanda doğrunun aranması ile iyi ve güzelin aranması arasında yüksek bir engel oluşturmak anlamına gelmeye başladı. Bu da sırasıyla doğa bilimcilerinin "değerden-bağımsız" oldukları iddiasına haklılık kazandırdı.

19.yüzyılda, doğa bilimleri fakülteleri kendilerini disiplinler olarak adlandıran çeşitli alanlara böldüler: fizik, kimya, astronomi, zooloji, matematik ve diğerleri. Beşeri bilimler fakülteleri de kendilerini felsefe, klasikler (yani Yunanca ve Latince, Antik Çağ yazıları), sanat tarihi, müzikoloji, ulusal dil ve edebiyat ve başka dilsel alanların dilleri ve edebiyatları gibi alanlara ayırdılar. En zor soru şuydu: Toplumsal gerçekliğin araştırılması hangi fakültede yapılmalıydı? 1789 Fransız Devrimi ve modern dünya-sistemde yol açtığı kültürel başkaldırı, böyle bir araştırmanın aciliyetini öne çıkardı. Fransız Devrimi oldukça devrimci iki düşünce yaydı. Birincisi, politik değişimin istisnai ya da tuhaf bir şey olmadığı, fakat normal ve bu nedenle de sürekli olduğuydu. İkinci düşünce ise "egemenliğin" -devletin kendi alanında özerk kararlar verme hakkı- bir monarkta ya da yasa yapıcı bir mecliste olmadığı (bunlara ait olmadığı), ama bir rejimi meşrulaştırabilen yegane güçte, yani "halk"ta olduğuydu.

Fransız Devrimi'nin yaşadığı politik yenilgilere karşın, bu düşüncelerin her ikisi de rağbet gördü ve geniş bir şekilde benimsendi. Eğer şimdi politik değişimin normal olduğu ve egemenliğin halkta bulunduğu düşünülüyorsa, herkes için şunları anlamak birdenbire bir zorunluluk haline geldi: Değişimin doğasını ve temposunu açıklayan şey neydi ve "halk" aldığı söylenen kararlara nasıl ulaşmıştı ve ulaşabilirdi? Bu, bizim daha sonra sosyal bilimler olarak adlandırmaya başladığımız şeyin toplumsal kökenidir. Fakat "sosyal bilimler" neydi ve "iki kültür" arasındaki yeni savaşta kendilerini nasıl konumlandırıyorlardı? Bunlar yanıtlaması kolay sorular değildir. Aslında bu soruların hiçbir zaman tatmin edici bir tarzda yanıtlanmamış olduğu iddia edilebilir. Başlangıçta görünen manzara şuydu: Sosyal bilimler kendilerini "saf bilimler" ile' "beşeri bilimler" arasında ortada bir yere yerleştirme eğilimindeydi. Ama ortada rahat bir durumda değillerdi. Çünkü sosyal bilimciler ayrı, üçüncü bir bilme tarzı geliştirmemişlerdi. Daha çok, sosyal bilimin "bilimsel" ya da "bilimci". Bir görüşüne doğru meyledenler ile sosyal bilimin "beşeriyetçi" bir görüşüne doğru meyledenler arasında bölünmüşlerdi. Sosyal bilimler bağlı oldukları iki at tarafından karşıt yönlere doğru var güçleriyle çekiliyor ve parçalanıyormuş görüntüsü veriyordu. Sosyal bilimlerin en eskisi, tabii ki binlerce yıl gerilere giden bir faaliyet ve isim olarak tarihtir. 19. yüzyılda tarih yazımında Leopold Ranke'nin ismiyle birlikte anılan bir "devrim" meydana geldi. Ranke tarihin wie es elgentlich gewesen ist (gerçekte nasıl olduysa öyle) yazılması gerektiği  loganını icat etti. Protesto ettiği şey, icat edilmiş hikayeler dahil monarkları ya da ülkeleri göklere çıkartan öyküler anlatarak hagiyografiyle ... uğraşan tarihçilerin pratiğiydi. Ranke'nin önerdiği daha bilimsel, spekülasyon ve söylenceden sakınan bir tarihti. Ranke aynı zamanda böyle bir tarihin yazılabileceği özel bir yöntem de öneriyordu: Olayları tasvir eden ve olayların geçtiği zamanda yazılmış belgeleri araştırmak. Nihayetinde, bu türden belgeler arşiv olarak tanımladığımız yerlerde saklanan belgelerdi. Yeni tarihçilerin varsayımı şuydu: Arşivlere girdiklerinde inceledikleri belgeler, zamanında aktörlerin gelecekteki tarihçiler için yazmadığı, ama o tarihte gerçekten ne düşündüklerini ya da en azından başkalarının ne düşünmesini istediklerini açığa vuran belgelerdi. Tabii ki tarihçiler, bu tür belgelerin sahte olmadığını kontrol etmek için dikkatlice incelenmeleri gerektiğini kabul ediyorlardı. Ama bir· kez doğrulandıklarında, bu belgelerin sonraki kuşaktan tarihçinin davetsiz şekilde çıkıp geliveren önyargısından büyük ölçüde muaf oldukları düşünülüyordu. Önyargıyı asgariye indirmek için, tarihçiler "şimdi"nin değil, yalnızca "geçmiş"in tarihini yazabileceklerini savunuyorlardı. Çünkü şimdi hakkında yazmak kaçınılmaz olarak içinde bulunduğumuz anın tutkularının izini taşıyacaktı. Her ne olursa olsun (politik otoriteler tarafından denetlenen) arşivler aradan uzun bir zaman (elli yıldan yüzyıla kadar) geçtikten sonra ve arada bir tarihçiye "açılıyordu." Bu nedenle, tarihçiler normal durumda hiçbir zaman bugüne ilişkin önemli belgelere ulaşamıyordu. (20. yüzyılın sonlarına doğru pek çok hükümet, muhalif politikacılardan arşivlerini çok daha çabuk açmaları konusunda baskıyla karşılaştı. Ve bu açıklığın belirli bir etkisi olsa da, hükümetlerin sırlarını saklamak için yeni yollar bulduğu da bir gerçekti.) Yine de, bu "bilimsel" eğilime karşın yeni tarihçiler doğa bilimleri fakültesinde yer almayı tercih etmediler. Daha çok beşeri bilimler fakültesinde yer almayı seçtiler. Bu garip görünebilir, çünkü bu tarihçiler spekülatif iddialarından ötürü felsefecilere karşı çıkıyorlardı. Buna ek olarak, yeni tarihçiler ampiristti ve bu yüzden doğa bilimcileri için sempatik duygular besledikleri düşünülebilirdi. Ama onlar genellikle büyük ölçekli genellemelere kuşkuyla yaklaşan ampiristlerdi. Bilimsel yasalar oluşturmakla, hatta hipotezler formüle etmekle ilgilenmiyorlardı. Sıkça her bir tikel 􀡃olayın" kendi tikel tarihi çerçevesinde analiz edilmesi gerektiğini savunuyorlardı. insan iradesi faktörü nedeniyle insanın toplumsal yaşamının temel bilimciler tarafından analiz edilen fiziksel fenomenlere hiç benzemediğini öne sürüyorlardı. Ve bizim bugün insan eylemliliği olarak adlandırdığımız şeye yapılan bu vurgu, yeni tarihçilerin kendilerini "doğa bilimci" olmaktan çok, "beşeriyetçi" olarak görmesine yol açtı.

Fakat onların bakış açısına göre hangi olaylar incelemeye değerdi? Tarihçilerin araştırma nesneleri hakkında kararlar vermesi gerekiyordu. Geçmişe ait yazılı belgelere güvenmeleri muhtemelen araştırabilecekleri şeyler açısından zaten bir sapma yaratıyordu, çünkü arşivlerdeki belgeler büyük ölçüde politik yapılarla bağları olan kişiler tarafından yazılmıştı -diplomatlar, devlet memurları, politik liderler. Bu belgeler, politik ya da diplomatik olayların güçlü etkilerini taşımayan fenomenler hakkında pek az şey ortaya koyuyordu. Üstelik, bu yaklaşım tarihçilerin yazılı belgelerin var olduğu bir alanı incelediğini varsayıyordu. O halde pratikte 19. Yüzyılda tarihçiler ilk önce kendi ülkelerini ve ikinci olarak da "tarihsel uluslar" oldukları düşünülen, yani arşivlerde belgelenebilen bir tarihe sahip uluslar anlamına gelir gibi görünen başka ulusları araştırma eğilimindeydiler. Fakat bu tarihçiler hangi ülkelerde konumlanmışlardı? Büyük çoğunluğu (muhtemelen yüzde 95'i) sadece beş alanda bulunuyordu: Fransa, Büyük Britanya, Birleşik Devletler ve daha sonra Almanya ve İtalya'yı oluşturacak olan çeşitli bölgeler. Dolayısıyla ilk olarak, yazılan ve öğretilen tarih öncelikle bu beş ülkenin tarihiydi. Ayrıca karar verilmesi gereken başka bir sorun daha vardı: Fransa ya da

Almanya gibi bir ülkenin tarihine neler dahil edilmeliydi? Bu ülkelerin coğrafi ve zamansal sınırları nelerdi? Çoğu tarihçi bugünkü toprak sınırlarını, hatta bugün iddia konusu olan sınırları kullanarak hikayeyi mümkün olduğunca geriye doğru götürmeye karar verdi. Böylece Fransa'nın tarihi, 19. yüzyılda tanımlandığı haliyle Fransa'nın sınırları dahilinde meydana gelmiş olan her şeyin tarihi oldu. Bu elbette oldukça keyfi bir şeydi. Fakat bir amaca hizmet etti: çağdaş milliyetçi duyguların pekiştirilmesi. Dolayısıyla, bizzat devletler tarafından cesaret verilen bir pratikti.

Yine de, tarihçilerin kendilerini geçmişin araştırılmasıyla sınırlandırması pratiğinden şu sonuç çıkıyordu: Ülkelerinin karşılaştığı çağdaş durumlar hakkında söyleyecek pek az şeyleri vardı. Ve politik liderler şimdi hakkında çok daha fazla bilgiye ihtiyaç duyuyorlardı. Dolayısıyla bu amaca dönük olarak yeni disiplinler gelişti. Bunlar esas olarak üç taneydi: iktisat, siyaset bilimi ve sosyoloji. Ama niçin geçmişi araştırmak için sadece bir disiplin, ama şimdiyi araştırmak için üç disiplin vardı? Çünkü 1 9 . yüzyılın hakim liberal ideolojisi, ısrarla modemitenin üç toplumsal alanın ayrışmasıyla tanımlandığını öne sürüyordu: pazar, devlet ve sivil toplum. Üç alanın farklı mantıklara göre işlediği savunuluyordu ve bunları -toplumsal yaşamda, dolayısıyla entelektüel yaşamda- birbirlerinden ayrı tutmanın iyi bir şey olduğu söyleniyordu. Bunların, her bir alan için uygun olacak şekilde farklı yollarla incelenmesi gerekiyordu: pazarın iktisatçılar tarafından, devletin siyaset bilimcileri tarafından ve sivil toplumun da sosyologlar tarafından. Soru bir kez daha gündeme geliyor: Bu alanlar hakkında "nesnel" bilgiye nasıl ulaşabiliriz? Burada yanıt tarihçilerin verdiğinden farklıydı. Her bir disiplinde hakim olmaya başlayan görüş şuydu: yaşamın üç alanı -pazar, devlet ve sivil toplum- deneysel analizle ve tümevarıma dayalı genellemeyle ulaşılabilecek yasalar tarafından yönetiliyordu. Bu görüş tam da, temel bilimcilerin kendi araştırma nesneleri hakkında sahip oldukları görüşle aynıydı. Bu nedenle bu üç disiplini, tarihin olmak için can attığı idiyografik disipline -yani, toplumsal fenomenlerin biricikliği üzerine dayandırılan bir disipline- karşıt olarak nomotetik disiplinler (yani bilimsel yasalar arayışında olan disiplinler) biçiminde tanımlıyoruz. Soru bir kez daha sorulacaktı: Çağdaş fenomenlerin incelenmesi için nereye odaklanmak gerekiyordu? Nomotetik sosyal bilimciler, tarihçiler gibi, öncelikle aynı beş ülkede konumlanmışlardı ve aynı şekilde öncelikle kendi ülkelerini inceliyorlardı (ya da en fazla beş ülke arasında karşılaştırmalar yapıyorlardı). Tabii bu durum toplumsal olarak ödüllendirildi. Ama buna ilaveten nomotetik sosyal bilimciler bu seçimi haklı çıkartacak yöntemsel bir argüman ortaya koydular. Önyargıdan kaçınmanın en iyi yolunun niceliksel veriler kullanmak olduğunu ve bu türden verilerin çok yüksek olasılıkla hemen şimdi kendi ülkelerinde bulunduğunu söylediler. Üstelik, eğer toplumsal davranışı yöneten genel yasaların olduğunu varsayıyorsak, bu fenomenlerin nerede incelendiğinin bir önemi olmadığını öne sürdüler. Çünkü belirli bir yerde ve zamanda doğru olan bir şeyin her yerde ve her zaman doğru olduğunu savunuyorlardı. O zaman niçin hakkında en güvenilir verilere -yani, en çok nicelikleştirilebilir ve tekrar edebilir verilere- sahip olduğumuz fenomenleri araştırmayalım?

Sosyal bilimcilerin bir başka sorunu daha vardı: Dört disiplin hep birlikte (tarih, iktisat, sosyoloji ve siyaset bilimi) gerçekte dünyanın sadece küçük bir bölümünü incelemişti. Fakat 19. yüzyılda beş ülke dünyanın başka pek çok parçasında sömürgeci bir yönetim uyguluyordu ve dünyanın başka bölgeleriyle de ticaret yapıyordu, hatta savaşıyordu. Dünyanın geri kalanının da araştırılması önemli gözüktü. Buna karşın, dünyanın geri kalanı biraz farklıymış gibi görünüyordu ve Batı-yönelimli dört disiplini dünyanın "modern" olmadığı düşünülen parçaları için kullanmak sanki uygun değildi. sonuç olarak, iki ilave disiplin doğdu.

Bu disiplinlerden birisi, antropoloji olarak adlandırıldı. ilk antropologlar resmi ya da fiili olarak sömürge yönetimi altındaki halkları incelediler. Üzerinde araştırma yaptıkları grupların modern teknolojiden yararlanmadıkları, kendilerine ait yazı sistemleri olmadığı ve kendi gruplarının ötesine uzanan dinleri olmadığı öncülüne göre çalışmalarını yürüttüler. Bu gruplar, bir tür anlamına gelecek şekilde "kabileler" olarak adlandırıldı: Bunlar (yaşadıkları bölge ve nüfusları bakımından) nispeten küçük gruplardı; ortak bir gelenek ve adetler kümesine, ortak bir dile ve bazı durumlarda da ortak bir politik yapıya sahiptiler. 19. yüzyıl dilinde, onların "ilkel" halklar olduğu düşünülüyordu. Bu halkları araştırmanın asli koşullarından birisi, düzeni ve antropoloğun güvenli erişimini garanti eden modern bir devletin politik yetki alanı içinde bulunmalarıydı. Bu halklar, onları inceleyenlerden kültürel olarak bu kadar çok farklı oldukları için, başlıca araştırma tarzı "katılımcı gözlem" şeklinde adlandırılan şeydi. Bu araştırma tarzında, araştırmacı belirli süre halkın içinde yaşar; onların dillerini öğrenmeyi ve bütün geleneksel biçimler dizisini kavramayı hedefler. Araştırmacı genellikle (gerek dilsel, gerekse kültürel olarak) yerel tercümanlardan yararlanır. Bu uygulama bir etnografi yazmak olarak adlandırılıyordu ve (kütüphanede ya da arşivlerde yapılan çalışmaya karşıt olarak) "alan araştırması"na dayanıyordu. Bu halkların "tarihleri" olmadığı varsayılıyordu. Burada istisna, dışarıdan gelen modern insanların bir düzen dayatmasıyla ortaya çıkıyordu . Bu da "kültürel temas"a, dolayısıyla belirli bir kültürel değişime yol açıyordu. Bu değişim şu anlama geliyordu:' Etnograf normal koşullarda genellikle nispeten yakın bir tarihte gerçekleşen) kültürel temastan önce var oldukları haliyle gelenekleri yeniden kurmaya çalışı yordu. Daha sonra bu geleneklerin çok eski zamanlardan beri, sömürge yönetiminin dayatılmasına kadar var olmuş olduğu varsa yı lıyordu. Etnograflar dışarıdan gelip onları yöneten modern insanlara, bu halkların esas ter cümanları olarak birçok bakımdan hizmet verdiler. Dışarıdan gelen bu yabancılara geleneksel yaşama biçimlerinin üıdındaki mantığı anlaşılabilir bir dile çevirerek anlattılar. Emograflar böylece, yönetimleri sırasında neler yapabilecekleri ve yapamayacakları (ya da yapmamaları gerektiği) konusunda yerel yöneticileri çok bilgili kılan bilgiler vererek sömürge yöneticilerine yararlı oldular.

Bununla birlikte, dünya sadece "modern" devletlerden ve sözüm ona bu ilkel halklardan oluşmuyordu. Pan-Avrupa alanının dışında başka geniş bölgeler de vardı ve bunların 19. yüzyılda adlandırıldığı biçimiyle "yüksek bir medeniyet"e sahip oldukları söyleniyordu; örneğin Çin, Hindistan, İran, Arap dünyası böyle bölgelerdi. Bütün bu bölgelerin bazı ortak özellikleri vardı: yazı, yazıda kullanılan hakim bir dil ve Hıristiyanlık olmasa da tek bir hakim "dünya" dini. Bu ortak özelliklerin nedeni tabii ki çok basitti. Bütün bu bölgeler geçmişte geniş alanları kapsayan bürokratik "dünya-imparatorlukların" al an ıydı ve hatta bazen bugün de bu konumlarını sürdürüyorlardı. Dola yısıyla, ortak bir dil, ortak bir din ve pek çok ortak gelenek geliştirmişlerdi . Onları "yüksek medeniyetler" olarak adlandırırken kast ettiğimiz şey budur. Bu böl gelerin hepsi 19. yüzyılda başka bir özelliği daha paylaşıyordu. Artık asker i ya da teknolojik olarak pan-Avrupa dünyası kadar güçlü değiller􀡄i. Bu nedenle, pan-Avrupa dünyası onların "modern" olmadığını düşünüyordu. Yine de, pan-Avrupalı standartlara vurulduğunda bile bu bölgelerde yaşayanlar açıkça "ilkel" halklar tanımına uymuyordu. O zaman şu soru gündeme geldi: Bu bölgeler nasıl araştırılabilirdi ve onlara ilişkin olarak neyin incelenmesi gerekiyordu?

Kültürel bakımdan Avrupalılardan o kadar farklı oldukları; Avrupalı araştırmacıların dillerinden çok farklı dillerde yazılı metinleri olduğu ve dinleri Hıristiyanlıktan tamamen farklı olduğu için, öyle görünüyordu ki bu toplumları inceleyenler eğer onlar hakkında çok şey öğrenmek istiyorlarsa ezoterik. yetenekler konusunda uzun ve sabırlı bir eğitimden geçmeliydiler. Antik dinsel metinleçin çözümlenmesinde filolojik yetenekler özellikle yararlıydı. Bu tür yetenekleri edinen kişiler kendilerini Şarkiyatçılar olarak adlandırmaya başladılar. Bu isim, uzun bir süre Avrupalı entelektüel geleneklerde var olmuş klasik Batı-Doğu ayrımından kaynaklanıyordu. Peki Şarkiyatçılar neyi araştırdılar? Bir anlamda, onların da etnografik çalışmalar yaptıkları söylenebilir; başka bir deyişle, keşfettikleri gelenekler dizisini tanımlamayı hedeflediler. Fakat bunlar çoğunlukla alan araştırmalarına dayanan Şetnografiler değildi. Daha çok metinlerin okunmasından kaynaklanan etnografilerdi. arkiyatçıların zihinlerinin gerisinde sürekli sordukları soru, bu "yüksek medeniyetlerin" pan-Avrupa dünyası gibi "modern" olmamasının nasıl açıklanması gerektiğiydi. Şarkı yatçıların ortaya koyar göründükleri yanıt, bu medeniyetlerin birleşik kültürlerinde onların tarihini "dondurmuş" ve Batılı Hıristiyan dünyasının yaptığı gibi "moderniteye" doğru ilerlemelerini imkansız kılmış olan bir şeyin var olduğuydu. Buradan ulaşılan sonuç şuydu: Eğer bu ülkeler moderniteye doğru ilerlemek istiyorsa, pan-Avrupa dünyasının yardımına ihtiyaçları vardı.

  • Sadece küçük bir topluluk tarafından anlaşılabilen. -y.h.n. ilkel halkları inceleyen antropologlar-etnograflar ve yüksek medeniyetleri inceleyen Şarkiyatçıların ortak bir epistemolojik noktası vardı. Her iki kesim de türsel insani özelliklerin analiz edilmesine karşıt olarak araştırdıkları grubun tikelliğini vurguluyordu. Dolayısıyla tartışmanın nomotetik yanında değil, idiyografik yanında kendilerini daha rahat hissetme eğilimindeydiler. Çoğunlukla iki-kültür ayrımının bilim kampından çok beşeri, hermenötik kampa ait olduklarını düşünüyorlardı. 

19.yüzyıl. burada ana hatlarıyla anlatılan bölüm yapıları ve vurguların -bir üniversiteden diğerine, bir ülkeden diğerine- şu ya da bu ölçüde yayılması ve tekrarlanmasına tanık oldu. Bilgi yapıları biçim kazanıyordu ve üniversiteler onlara barınacakları bir · yer sağlamıştı. Ek olarak, her disiplindeki akademisyenler çalışma alanlarını sağlama almak için üniversiteler üstü örgütsel yapılar oluşturmaya başladılar. Kendi disiplinleri için dergiler yayımladılar.

Kendi disiplinleriyle ilgili ulusal ve uluslararası dernekler kurdular. Kendi disiplinlerine ait olduğunu varsaydıkları kitapları gruplandırmak için kütüphane katalogları bile oluşturdular. 1 914'e geldiğimizde isimler artık standart hale gelmişti. Bu isimler, en azından 1945'e, pek çok bakımdan da 196o'lara kadar yayılmaya ve büyük ölçüde hakim olmaya devam etti. Bununla birlikte, 1945'te dünyada çok önemli konularda değişimler oldu ve bunun bir sonucu olarak sosyal bilim disiplinlerinin düzenlenişi ciddi bir sorgulamaya maruz kaldı. Bu dönemde üç şey meydana geldi. ilk önce, ABD dünya-sistemin tartışmasız hegemonik gücüne dönüştü. Böylece ABD'nin üniversite sistemi en etkili sistem haline geldi. İkincisi, şimdi Üçüncü Dünya olarak adlandırılan ülkeler politik kargaşanın ve jeopolitik taleplerin öne sürüldüğü merkezler haline geldiler. Üçüncüsü. ekonomik olarak genişleyen bir dünya-ekonominin ve demokratikleştirici eğilimlerin güçlenmesi (f akü ite, öğrenci ve üniversite sayısı  akımından), dünya üniversite sisteminde inanılmaz bir genişlemeye neden oldu. Bu üç değişim bir arada, daha önceki ıoo ile 150 yılda gelişmiş ve güçlendirilmiş olan muntazam bilgi yapılarını alt üst etti. Her şeyden önce ABD hegemonyasının ve Üçüncü Dünya'nın kendi taleplerini öne sürmesinin etkisini ele alalım. Bu iki şeyin birlikte meydana gelmesi, sosyal bilimler içindeki işbölümünün -Batı'yı inceleyen tarih, iktisat, sosyoloji, siyaset bilimi; dünyanın geri kalanını inceleyen antropoloji ile Şarkiyatçılık- Birleşik Devletler'deki politika yapıcılar için tümüyle yararsız olması anlamına geliyordu. ABD'nin Taocu kutsal yazıları çözümleyebilen akademisyenlerden çok, Çin Komünist Partisi'nin yükselişini analiz edebilen akademisyenlere gereksinmesi vardı. Bantu halklarının akrabalık ilişkileri kalıplarını inceleyebilen akademisyenlerden çok, Afrika'daki ulusal hareketlerin gücünü ya da şehirli bir emek gücünün büyümesini yorumlayabilecek akademisyenlere ihtiyacı vardı. Ve ne etnografların ne de Şarkiyatçıların bu konularda fazla bir yardımı dokunuyordu. Bir çözüm vardı: Dünyanın bu diğer parçalarında meydana gelmekte olan şeyleri araştırmaları için tarihçiler, iktisatçılar, sosyologlar ve siyaset bilimcileri eğit. Bu yönelim, ABD'de (ve daha sonra dünyada) üniversite sisteminde devasa bir etkisi olan bir ABD icadının -"alan araştırmalarının"- kökenini oluşturuyordu. Fakat doğası itibariyle nispeten "idiyografik" görünen şeyle -coğrafi ya da kültürel bir "alanın" incelenmesi- iktisatçıların, sosyologların. Siyaset bilimcilerin ve hatta şimdi bazı tarihçilerin "nomotetik" iddiaları nasıl uzlaştırılabilirdi? Bu ikileme yönelik olarak dahiyane bir entelektüel çözüm ortaya çıktı: "gelişme" kavramı. 1945'ten sonra kullanılmaya başlandığında, gelişme terimi tanıdık bir açıklayıcı mekanizmaya, bir aşamalar teorisine dayanıyordu.

Bu kavramı kullananlar ayrı ayrı birimlerin -"ulusal toplumların"hepsinin aynı temel tarzda geliştiğini (böylece nomotetfk talep karşılanmış oluyordu), ama farklı tempolarda geliştiğini (böylece bugün devletlerin ne kadar farklı göründükleri kabul edilmiş oluyordu) varsayıyordu. Presto ( O halde günümüzde "ötekileri" incelemek için spesifik kavramlar gündeme getirilebilir, diğer yandan da nihayetinde bütün devletlerin aşağı yukarı birbirine benzeyeceği ileri sürülebilirdi. Bu el çabukluğunun pratik bir yanı da vardı. Bu, "en gelişkin" devletin kendisini "daha az gelişmiş" devletler için bir model olarak önerebileceği ve gökkuşağının ucunda daha yüksek bir yaşam standartı ve daha liberal bir hükümet yapısı ("politik gelişme") vaat ederek, "daha az gelişmiş" devleti bir tür taklide zorlayabileceği anlamına geliyordu.

Açık ki bu ABD için kullanışlı bir entelektüel araçtı. Birleşik Devletler hükümeti ve kuruluşları belli başlı (hatta pek önem taşımayan) üniversitelerde alan araştırmalarının yayılmasını desteklemek için elinden geleni yaptı. Tabii ki bu tarihlerde ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir soğuk savaş vardı. Sovyetler Birliği iyi bir şey görünce hemen anlardı. O da gelişme aşamaları kavramını benimsedi. Elbette Sovyet akademisyenler retorik amaçlarla terminolojiyi değiştirdiler, ama temel model esas olarak aynıydı. Bununla birlikte önemli bir değişiklik yaptılar: Sovyet versiyonunda ABD değil, Sovyetler Birliği model olarak kullanılmıştı. Şimdi alan araştırmalarının etkisini, üniversite sisteminin yayılmasıyla bir araya getirdiğimizde ne olduğuna bir bakalım. Yayılma demek, daha fazla sayıda insanın doktora derecesi almayı istemesi demektir. Bu iyi bir şey gibi görünüyordu, ama bir doktora tezinin bilgiye "orijinal" bir katkı olması gerektiği koşulunu hatırlayın. Her  Sanki sihir karışmış gibi birdenbire olan bir şey için kullanılır ilave kişinin araştırma yapması, orijinallik için giderek daha zor bir arayış içinde olması demekti. Bu güçlük kaçak avlanmayı cesaretlendirdi, çünkü orijinallik disiplinlerin içinde bir yerde konumlanmak olarak tanımlanıyordu. Her disiplindeki kişiler daha önceden başka disiplinlere ait olan konularda alt-uzmanlıklar geliştirmeye başladı. Bu disiplinler arasındaki aşılmaz sınırların kayda değer şekilde örtüşmesine ve erozyona uğramasına yol açtı. Şimdi politik sosyologlar ve sosyal tarihçiler ve düşünülebilecek başka her türlü bileşim vardı. Gerçek dünyadaki değişimler akademisyenlerin öztanımlarını etkiledi·. Önceleri Batılı-olmayan dünyada uzmanlaşmış olan disiplinler, geleneksel olarak araştırma yaptıkları ülkelerde kendilerine politik bir kuşkuyla bakıldığını fark ettiler. Sonuç olarak, "Şarkiyatçılık" terimi tedrici olarak ortadan kalktı ve onun eski icracıları çoğunlukla tarihçilere dönüştüler. Antropoloji odaklanma alanını daha da radikal şekilde yeniden tanımlamaya zorlanmıştı, çünkü hem "ilkel" kavramı, hem de yansıttığı düşünülen gerçeklik ortadan kayboluyordu. Bazı bakımlardan antropologlar "eve döndüler", yani aralarından çoğu geldikleri ülkeleri de incelemeye başladılar. Diğer dört disipline gelince; şimdi ilk kez müfredatlarının önceden ilgilenmediği dünyanın çeşitli bölgelerinde uzmanlaşan fakülte üyeleri vardı. Modern ve modern-olmayan alanlar arasındaki bütün ayrım çözülmeye uğruyordu.

Bütün bunlar bir yandan geleneksel hakikatler hakkında giderek artan bir belirsizliğe yol açıyordu (bazen disiplinlerin içindeki "karışıklık" olarak adlandırılan şey). Öte yandan, özellikle Batılı olmayan dünyadan gelen ya da alan araştırmalarının beslediği yeni eğitim görmüş Batılı akademisyen kadroların bir parçasını oluşturduğu artan sayıdaki akademisyenin, bu hakikatlerden bazılarını sorgulamasına neden olan sapkın eğilimlere kapıyı açıyordu. Sosyal bilimlerde 1945-70 arasındaki dört tartışma dünya-sistemleri analizi için sahneyi hazırladı: Latin Amerika için Birleşmiş Milletler Ekonomi Komisyonu (ECLA) ve sonradan "bağımlılık teorisi"nin geliştirilmesi; Marx'ın "Asya tipi üretim tarzı" kavramının kullanışlılığı (bu komünist akademisyenler arasında yürütülen bir tartışmaydı); Batı Avrupalı tarihçiler arasındaki "feodalizmden kapitalizme geçiş" hakkındaki tartışma; "bütünsel tarih ". hakkındaki tartışma ve Annaleö tarihyazımı okulunun Fransa'da ve sonra dünyanın pek çok bölgesindeki zaf P:-i. Bu tartışmaların hiçbirisi tamamen yeni değildi, ama her biri bu dönemde belirgin hale geldi. Sonuç, ı945'e kadar geliştikleri haliyle sosyal bilimlere büyük bir meydan okumaydı. Merkez-çevre modeli, Üçüncü Dünya akademisyenlerinin esaslı bir katkısıydı. Doğru, 192o'lerde benzer bir şey önermiş olan bazı Alman coğrafyacılar ve yine 193o'larda Romanyalı sosyologlar vardı (ama o zamanlar Romanya'nın toplumsal yapısı Üçüncü Dünya'nınkine benziyordu). Fakat, ancak Raul Prebisch ve onun ECLA'daki Latin Amerikalı "genç Türkleri" 195o'lerde araştırmalar yapmaya başladığında, bu tema sosyal bilim akademisinde önemli bir odak noktası haline geldi. Temel düşünce çok basitti. Uluslararası ticaretin eşitler arasında bir ticaret olmadığını söylüyorlardı. Bazı ülkeler (merkez) ekonomik açıdan başkalarına göre daha güçlüydü ve dolayısıyla artı-değerin zayıf ülkelerden (çevre) merkeze akmasına imkan tanıyan koşullarla ticaret yapabiliyorlardı. Bazıları daha sonra bu süreci "eşitsiz mübadele" olarak adlandıracaktı. Bu analiz, eşitsizliğin düzeltilmesi için bir çare içeriyordu: Çevredeki devletlerin mübadeleyi orta vadede eşitleyecek mekanizmalar tesis etmek üzere işe koyulması.

Tabii ki bu basit düşünce devasa bir ayrıntılar yığınını dışarıda bırakıyordu. Dolayısıyla şiddetli tartışmalara yol açtı. Tartışmalar bu görüşün yandaşları ile özellikle 19. yüzyılda David Ricardo tarafından yaygınlaştırılan uluslararası ticaret hakkındaki daha geleneksel görüşü savunanlar arasında geçiyordu. Ricardo'ya göre, herkes kendi "karşılaştırmalı avantajını" takip ederse, herkes azami faydayı elde edecekti. Fakat merkez-çevre modelinin yandaşlarının kendi arasında da tartışmalar yaşanıyordu. Bu model nasıl çalışıyordu? Eşitsiz mübadeleden kim gerçekten fayda saglıyordu? Buna karşı etkide bulunmak için hangi önlemler etkili olacaktı? Ve bu önlemler ne ölçüde ekonomik müdahaleden çok politik eylemi gerekli kılıyordu?

"Bağımlılık" kuramcıları, merkez-çevre analizinin kendilerine ait farklı versiyonlarını bu son tema üzerinde geliştirdiler. Pek çoğu gerçekten herhangi bir eşitleyici eylemin olabilmesi için politik devrimin bir önkoşul olduğunu ısrarla savundu. Latin Amerika'da geliştiği biçimiyle bağımlılık kuramı görünüşte öncelikle Batılı güçler (özellikle ABD) tarafından uygulanan ve vaaz edilen ekonomi politikalarının bir eleştirisi gibi duruyordu. Andre Gunder Frank, büyük şirketlerin, merkez bölgelerdeki büyük devletlerin ve dünyaekonomide "serbest ticareti" teşvik eden devletlerarası kuruluşların uyguladığı politikaların sonuçlarını tanımlamak için, "azgelişmişliğin gelişmesi" ifadesini icat etti. Azgelişmişlik, sorumluluğu azgelişmiş ülkelere ait olan orijinal bir durum değildi. Tarihsel kapitalizmin sonucuydu. Fakat bağımlılık kuramları aynı zamanda, hatta belki daha büyük ölçüde Latin Amerikalı komünist partilerin bir eleştirisini de yapıyordu.


Yorum ekle


Born 28 Eylül 1930
New York Şehri , ABD
Vefat etti 31 Ağustos 2019 (88 yaşında)
Branford, Connecticut , ABD
Bilinen Dünya sistemleri teorisi
Akademik geçmiş
gidilen okul Kolombiya Üniversitesi
Tez İki Batı Afrika Ülkesinin Doğuşu: Gana ve Fildişi Sahili [1]  (1959)
Doktora danışmanı Robert Staughton Lynd [1]
etkiler Karl Marx  • Vladimir Lenin  • Rosa Luxemburg  • Fernand Braudel  • Andre Gunder Frank  • Raúl Prebisch [2]  • Karl Polanyi  • Joseph Schumpeter  • Sigmund Freud  • Frantz Fanon  • Ilya Prigogine [3]
Akademik çalışma
Disiplin Sosyolog , Tarihçi
Alt disiplin Tarihsel sosyoloji , Karşılaştırmalı sosyoloji , Dünya sistemleri teorisi
Kurumlar McGill Üniversitesi , Binghamton Üniversitesi , École des Hautes Études en Sciences Sosyalleri , Yale Üniversitesi
Kayda değer öğrenciler Beverly J. Silver
Web sitesi http://www.iwallerstein.com/
Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses