06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

Diyalektik ve materyalizm – Louis Althusser

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Bilim için yöntem”, “eylem için rehber” ve “bilimsel ve devrimci kuram” olan Marksizm, bilimsel faaliyetin en zorlu taleplerini seslendirirken aynı zamanda, bunları insan tarihine ve pratiğine bağlayan bağı da dile getirir. Günümüzde “kulaktan duyma yollarla öğrenilmek”ten daha fazlasına layık olan bir doktrinin saygınlığı için gerekenler arasında bunlar yer alır: çünkü o dikkatli ve özenli bir çalışmayı hak etmektedir

Diyalektik Materyalizm Üzerine Not

Marksizm yalnızca Tarih bilimi (tarihsel materyalizm) olarak değil, diyalektik materyalizm olarak da ortaya çıkmıştır. Engels, Lenin ve Stalin, Marksizm’in özellikle bu yönünü geliştirmeye çalışmışlardır. Bu da ateşli tartışmaların konusu olmuştur.

Bu konuyu ele alan başlıca Marksist metinler hangileridir? (Marx’ın) Kapital’e İkinci Önsöz’ü, Engels’in Anti-Dühring’i (I. Bölüm), Ludwig Feuerbach’ı; (IV. Bölüm) ve Doğanın Diyalektiği (muhtelif yerler); Lenin’in Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm’i (I. ve II. Bölümler), Halkın Dostları Kimlerdir (s. 163-174) ve Felsefe Defterleri (Lenin’in Seçme Eserleri, Cilt 38); Stalin’in Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm’i ile Marksizm ve Dilbilim’i; Zhdanov’un Felsefe Üzerine (Edebiyat, Müzik ve Felsefe Hakkında); Mao Zedung’un Çelişki Üzerine’si (Mao-Zedung’un Eserlerinden Seçme Okumalar).

1. Diyalektik

Birkaç başlangıç notu, Marksist diyalektik kavrayışa nasıl yaklaşılacağını kolaylaştırabilir.

Marx, Engels ve ardılları için diyalektik, bilimsel yöntemin en gelişmiş formudur. Marksist teorisyenler “Hegelci diyalektiğin” mirasçısı olduklarını ileri sürerler. İlk sorun:  Marksizm diyalektiği, Hegel’den almıştır, ancak Marx’ın kendisi şöyle der: “Benim diyalektik yöntemim yalnızca Hegel’inkinden farklı değil, fakat onun tam tersidir” (Kapital’e İkinci Önsöz, International Publishers, New York, 1974, Cilt. 1, s. 19). Marx’ın ardından ilk olarak Engels (Ludwig Feuerbach ve Anti-Dühring’te), daha sonra da Lenin, Hegelci diyalektiğin ancak “ayakları üzerine geri getirildiğinde” kabul edilebilir olduğunu belirtmiştir. Bu “tam tersi” ve diyalektiğin “tersine döndürülmesi” ile kast edilen nedir? Kesin bir cevabı, ancak birkaç farklı metinde bulabiliyoruz.

Marx, Engels ve ardıllarının Hegelci diyalektikte reddettikleri şey, diyalektiğin dogmatik anlamı, rolü ve kullanımıdır, tek kelimeyle, Hegel’in kendisinin de, Tinin Görüngübilimi’nin çok bilinen bir pasajında, Schelling’i eleştirmesine sebep olan şematizm (schematism) idi. Bu dogmatizm, her ne pahasına olursa olsun diyalektik şemaya uydurmak için gerçekliği ihlâl eder. Olur da gerçeklik, diyalektiğin a priori yapısına uymazsa? O zaman da gerçeklik, hizaya getirmek için deforme edilir. Bazı durumlarda ise gerçeklik, Hegelci diyalektik şemaya kuşkusuz çok iyi uyum sağlayabilmiştir: Bu nedenle Marx, hakiki bilimsel ilgiye konu olan analizlerini “Hegelci karmaşa”dan (örneğin, tarihin süreç olarak kavranışı, soyut ideallerin eleştirisi, “Güzel Tin” vb.) ayırt etmiştir. Ancak çoğu zaman, Hegelci diyalektiğin yaptığı, gerçeğin üzerine basitçe alçı giydirivermektir. Diyalektiğin bu kullanımı, Hegel’in mutlak idealizmi ile yakından bağlantılıdır. “Hegel’e göre ideanın, üçlemenin diyalektik yasalarına uygun olarak gelişimi, gerçek dünyanın gelişimini belirler. Ve elbette bu durumda ancak, üçlemelerin öneminden ve diyalektik sürecin tartışmasız doğruluğundan bahsedilebilir”. (Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir?, s. 167). Marx’ın reddettiği, işte tam da bu kullanımdır: “Engels, Marx’ın diyalektiğine saldıran Dühring’e cevap verirken, Marx’ın asla Hegelci üçlemeler yoluyla bir şeyler ‘kanıtlama’ hayali kurmadığını da belirtir…” (a.g.e, s. 163).

Yine de, diyalektiğin dogmatik kullanımını, felsefi temelleri ile birlikte reddetmelerine rağmen Marx ve Engels, kendi düşüncelerine göre en ileri pozitif bilimsel yönteme bu kadar yaklaşan diyalektiğin “rasyonel çekirdeğini”, yani diyalektiğin genel içeriğini (etkileşim, gelişim, niteliksel sıçramalar, çelişki) korumuşlardır. Bu da bizi, ünlü “tersine çevirme”nin ne anlamına geldiğini ortaya koymak zorunda bırakmaktadır. Diyalektiği Marx ve Engels için vazgeçilmez kılan, ne belirli bir felsefi sisteme dayanması, ne de bir tür içkin erdem, mutlak “mantıkî” bir zorunluluk oluşudur. Diyalektik, yalnızca kendi somut (pozitif) kullanımı, bilimsel faydası dolayısıyla geçerli kılınır. Bu bilimsel kullanım, diyalektiğin tek kriteridir. Yalnızca bu, diyalektikten bir yöntem olarak bahsedebilmemize olanak sağlar. Lenin’den aktaracak olursak Marx, diyalektiği gerçekliğin üzerine giydirmemiştir:

“Marx sadece gerçek süreçleri inceleyip araştırmıştır… onun kabul ettiği kuramın tek ölçütü, gerçekliğe uygunluktur…Marx ve Engels’in metafiziğe karşı diyalektik olarak adlandırdıkları yöntem, sosyolojideki bilimsel yöntemden başka bir şey değildir ve bu da, toplumu sürekli gelişim halinde canlı bir organizma olarak görmek demektir” (Halkın Dostları Kimlerdir?, s. 163-5).

Lenin, Kapital’e İkinci Önsöz’den, Marx’ın diyalektiği tanımladığı şu bildik cümleyi aktarır: “Tüm mesele o halde, ‘şeylerin mevcut haline ve bunların kaçınılmaz gelişimine ilişkin pozitif bir anlayışta’ düğümlenmektedir” (a.g.e, s. 167).

Ancak, eğer Hegelci diyalektiğin “tersine çevrilmesinin” anlam ve önemi bu ise, o zaman biraz daha ileri gitmemiz gerekecektir. Marx ve Engels, “rasyonel özü”, Hegelci diyalektiğin “yasalarını” sadece ve sadece, bilimsel yöntemin olağanüstü bir önceleyeni olarak kabul etmişlerdir. Fakat eğer bilim tarafından kullanılması diyalektiğin bir ölçütü ise, aynı zamanda onun “yasalarını” belirleyen de bu kullanımdır; o tek başına bunları daha açık bir hale getirerek, diyalektiğin yasalarını doğrular, tanımlar ve dolayısıyla değiştirip düzeltir. Bu gereklilik Marksizm dışı değildir. Marx’tan bu yana diyalektiğin “kurallarını” ya da “yasalarını” belirleme ve tanımlama yönünde ilgi çekici bir çabaya tanık oluyoruz, başlangıçtaki tanımlara işaret etmeyi sürdüren biçimci (formalistic) unsurları gitgide ayıklayan bir çabaya. Bundan dolayıdır ki, “yadsımanın yadsıması” artık Stalin’in muhafaza ettiği kurallar arasında yer almaz (bkz: Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm). Bu nedenle de, Mao Zedung’un son metni olan Çelişki Üstüne, iki yeni fikirle karşımıza çıkar: “Aslî çelişki” ve çelişkinin “aslî yönü”; bu kavramlarla, daha önce çok soyut kalan çelişki kavramının somut yapısının açığa çıkartılması amaçlanmıştır. Pozitif bilimsel yaklaşımla uyum içindeki süregelen tanımlama çabasının, diyalektik yöntemin bilimsel doğası ile ilişkisiz olmadığı açıktır.

Dikkate değer bir diğer nokta daha vardır: Eğer diyalektik bilimsel bir yöntem ise, her bilimsel yöntemin olduğu gibi iki yönü bulunmaktadır. Gerçekliğin yapısını açıkça ortaya koymadığı sürece bilimin kabul ettiği bir keşfetme ve araştırma yöntemi olamaz. Burada keşfetme yöntemi ile gerçekliğin yapısı birbiriyle yakından ilgilidir, zira her zaman bilimler tarihinde yerleri olmuştur.  İşte bu anlamda Engels, doğanın diyalektiğinden bahsedebilmiş ve doğanın işleyişinin “son kertede” diyalektik olduğunu yazabilmiştir (Anti-Dühring, Progress Publishers, Moskova, 1947: 33); ya da Lenin “diyalektiğin tam anlamıyla, şeylerin özündeki çelişkilerin incelenmesi” olduğunu söyleyebilmiştir (Felsefe Defterleri, Seçme Eserler, Cilt 38, Lawrence ve Wishart, Londra, 1961: 253-4); veya Stalin, Engels ile Lenin’i takiben, “diyalektik yöntem… doğayı sürekli hareket halindeki bir fenomen olarak görür”  diyebilmiştir (Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, Foreign Languages Publishing House, Moskova, 1941: 4-5). Diyalektiğin bu ikili yönü – bilimsel yöntem ve gerçekliğin yapısı – Stalin’in Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm’de tanımını yaptığı, diyalektik yasalarının merkezinde yer almaktadır. Fakat bu kavrayış yoluyla, şimdi tekrar materyalizme geri döndük.

2. Materyalizm

Şüphesiz materyalizm Marksizm’in en sert eleştirileri alan yönü olmuştur (özellikle bkz: J.P. Sartre’ın Les Temps Modernes’deki yazısı, sayı 9-10, Haziran-Temmuz 1946; “Materyalizm ve Devrim”, Edebi ve Felsefi Yazılar, Londra, 1968: 185-239).

Öncelikle bazı yanlış anlamaları gidermeye çalışalım:

Düşüncenin, bilincin ve ideallerin gerçekliğini inkar etmeye varan ve Marx tarafından yerilen “vülger materyalizm”in argümanlarını dile getirmekle yetinmek, bu sayılanları reddetmektir. Marksist materyalizm, düşünceyi maddede asimile etmeyi reddederek, bilince çok önemli bir tarihsel rol yükler (bkz: Engels, Ludwig Feuerbach, III, Bölüm, Conrad Schmidt’e Mektup (5 Ağustos 1891), vb.).

Ama bir an duraklayıp başka bir argümana göz atalım. Deniyor ki materyalizm mutlak töz (atom, cisim, madde) olarak kabul edilen maddî bir öğeden hareketle dünyayı yeniden oluşturan “doğanın metafiziği”dir. Özetle o, Hegelci ideanın yerini maddenin aldığı “Mutlak Bilgi”dir. Marx ve Engels bu anlayışı eleştirerek “metafizik materyalizm” olarak adlandırmışlardır. Lenin de, örneğin, “değişmez öğelerin, şeylerin değişmez özünün kabulü” materyalizm değil, fakat metafizik, yani anti-diyalektik materyalizmdir” der (Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm, s. 249). Diyalektik materyalizmin en temel özelliklerinden birisi, “Mutlak Bilgi”de temellendirilen her türlü dogmatizmi reddetmesidir. Materyalizm “değişmezlik”, “öz” (ya da) “mutlak töz” olasılığını, boş akademik felsefe tarafından, söz konusu kavramların içinde sunulduğu bir anlayış olarak kökten reddeder (a.g.e., s. 250). Gerçekliğin yapısını çıkarsamak, doğanın metafiziğine düşmez; bunu keşfetmek bilimlerin görevidir. Sonuç olarak, maddenin fiziksel kavranışını ancak ve ancak fizik bilimi tespit edip geliştirebilir; bununla maddenin felsefi kavranışı karıştırılmamalıdır.

Dolayısıyla Marksist materyalizmin konusu/nesnesi biliminki ile aynı değildir. Amacı gerçekliğin yapısının keşfedilmesi değildir. Lenin’in söylediği gibi şu temel “epistemolojik soruya” cevap getirir: Madde mi zihin mi önce gelir? Varlık mı yoksa bilinç mi önce gelir? Bu sorunun cevabı – bilgi sorununu işleyen tüm klasik felsefe kuramlarında ortaya konduğu ve tartışıldığı gibi – Marksizm’e göre bilimsel pratiğin kendisinde yatmaktadır. Engels, Ludwig Feuerbach’ta (Marx ve Engels, Seçme Eserler, s. 6181), Hegel’e karşı materyalist bakış açısını açıklarken “gerçek dünyanın, fantastik bir biçimde değil kendi iç işleyişleri içerisinde kavranan olguların bilimsel analizinden başka bir şey olmadığını” söyler. Lenin de Engels’i tekrar ederek, “bilimlerin kendiliğinden materyalist olduğunu” bıkmadan tekrar etmiştir (Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm, çeşitli yerlerde).

Gördüğümüz gibi burada, pratik nosyonu devreye giriyor. Aslında bilimsel doğruları, onların temeli olan bilimsel pratikten (genel olarak insan pratiğinin en soyut biçimi) ayrı düşünemeyiz. Ancak bu pratiğin içerimlerini dile getirerek “epistemolojik soruya” geçerli bir cevap önerebiliriz. Tüm hakikatin kökenini ve ölçütünü belirleyen aslında bu pratiktir. Lenin, Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm’de canla başla bu konuyu, Marx’ın Feuerbach üzerine ikinci tezini ele alır:  Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu, bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur (Marx ve Engels, Seçme Eserler, s.28).

Dolayısıyla pragmatizmden ayrı olan bu konum “bilginin olanaklılığı” hakkındaki tüm soruları, yani aşkın felsefeyi kökten dışlar. Pratiklik olgusunun, bilginin meşruiyetine ilişkin tüm soruları içerdiğini beyan ederek, bu olgunun ötesinde bilgi(ye ulaşmak) için, haklılaştırılmış bir dayanak arayışı içinde hakikate ulaştığını iddia eden, bahsettiğimiz olguyla bağlı hakikat de dahil olmak üzere, her türlü felsefî akıl yürütmeyi reddeder. Bu düzlemde sıkı bir akıl yürütme kendi başına ancak, ulaşmaya çalıştığı hakikate uygun olarak, hakikati üreten pratiğin gerçekliğini dile getirebilir.

Materyalizmin tezleri, sonuçta, insan pratiğinin belirli bir kertesi olan bilimlerin “kendiliğinden pratiği”nin zımnen içerdiklerinden bilinçli çıkarımlar yapmaktan ve bunları ifade etmekten başka bir şey de��ildir. Bu pratik, derin bir birlik içinde bir araya gelen iki terimi içerir: Bilim insanlarının fikirleri (ya da bilinçleri) ve dış gerçeklik. Bu karşı karşıya getirme, dış gerçekliğin öncelliğini, pratikte kendisini gerçeklik üzerinde şekillendiren fikirler ya da bilinç karşısındaki öncelliğin ve bilimin pratik içinde saptadığı yasaların nesnelliğinin tanınmasını gerektirir. Lenin, ‘”zihnin yerine doğanın öncelliğinin tanınması, materyalizmin materyalizm olarak ayırt edici özelliğidir” diyerek, bu tezin dogmatik yönüne karşı “epistemolojik” yönü üzerinde ısrarla durmuştur: “Machistlerin materyalistlerden maddenin, doğanın, fiziksel olanın öncel; tinin, bilincin, duyumun ve psişik olanın ise ikincil olduğunu tekrar etmeden, maddenin tanımını yapmalarını istemelerinin ne kadar büyük bir saçmalık olduğunu fark edebilmek için, yalnızca sorunun açıkça formüle edilmesi yeterlidir” (Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm, s. 133-4). Maddenin tüm dogmatik tanımlarını bir tarafa bırakan Lenin, hiç durmaksızın “tanımsal olarak felsefî materyalizmi bağlaması anlamında maddenin tek “özelliğinin”  nesnel gerçeklik olma özelliği olduğunu…” yinelemiştir (a.g.e., s. 248); “madde … nesnel gerçekliği gösteren felsefî bir kategoridir” (a.g.e., s. 116). Varlığın bilince göre önceliği anlayışının dogmatik değil, epistemolojik olmasının asıl anlamı, Lenin’in şu tezi ile daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır: “Elbette, maddenin ve zihnin antitezi bile, neyin öncel neyin ikincil olarak görüleceğine dair temel epistemolojik sorunun sınırları içinde mutlak bir anlam taşır. Bu sınırların ötesinde, bu antitezin göreliliği de kesindir” (a.g.e., s. 134).

Ama insan burada tereddüde düşebilir. Lenin’in “epistemolojik sorunun sınırlarına” yaptığı vurgu, Kantçı tarzda aşkın akıl yürütmeyi geçerli kılmıyor mu? Dahası, “pratiğin içerimleri” olarak adlandırdığımız şey, Husserlci türden “öz analizi”ni (bilimsel praksisi kurmak, nesnelliği niyetsel yapı olarak açıklamak) çağrıştırmaz mı? Pek tabi ki Husserl de, 19. yüzyılın başında fizikte meydana gelen büyük krizin öznel, pragmatik ve ampriyo-kritik yorumlarına karşı çıkmıştır. Dogmatizme karşı mücadele, doğa bilimlerinin nesnelliğine temel sağlama kaygısı ve bilimsel pratiğin ve bu pratiğin “iddialarının” açıklanması, onun ana kaygıları arasında değil miydi? Açıkçası, Husserl’ın tilmizleri, bağlamlarından kopartıldığında, Lenin’in bazı formülasyonlarında kendi doktrinlerinin bir yankısını bulmuş olabilir.

Yine de şurası açıktır ki, Lenin’in analizi, bizi ideal olasılık koşullarına, hatta o dayanaktan bu dayanağa, başlangıç niyetine yönlendirecek bir “öz analizi” değildir. Marksizm için tüm hakikatin kaynağı ve kriteri olan epistemolojik soruyu “kuşatan” pratik, materyalist tez için, kelimenin idealist anlamında haklılaştırılmış (de jure) bir dayanak sağlamaz. Pratik olgusu, kökensel (orijiner) bir haklılığa değil, kendi gerçek oluşumuna işaret eder. Materyalizmin tüm aşkın felsefeye kökten bir karşıtlıkla konumlandığı yer de, işte burasıdır. Belki bunu hiç kimse, yaşamın tanımlanması sorunu ile ilgili olarak Engels’ten daha iyi ortaya koymamıştır: “Bilimsel bakış açısıyla bakıldığında, tüm tanımların pek az değeri vardır. Yaşamın ne olduğuna dair tam bilgi edinmek için en alttakinden en üsttekine kadar göründüğü tüm biçimleri gözden geçirmemiz gerekir…” (Anti-Dühring, s. 1041). Aynısı pratik için de geçerlidir. Asıl olan eylemin ya da yapının dolaysız yakınlığı değil, kendi gerçek oluşumudur. Günümüzde büründüğü formlar içindeki insan pratiğinden (kabaca: toplumsal üretim, günlük toplumsal pratik, sınıf mücadelesi) ayrı tutulması mümkün olmayan bilimsel pratik, pratiğin en soyut ve rafine hali olarak ancak kendi gerçek gelişimi, yani kendi tarihi ile tanımlanabilir. İşte bu nedenle Lenin, temel epistemolojik sorunun cevabının, aynı anda hem insan pratiği hem de bilgi tarihi tarafından verildiğini belirtmiştir (Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm, s. 89, 122-4, 143, 147, 217, 239, vd.). Bu tarih, “ulaşabileceğimiz nesnel hakikat” ile ilgili olarak “pratik tarafından sergilenen … sınırları” belirtir (a.g.e., s. 177). Örneğin Mao Zedung Çelişki Üstüne’de, verili bir dönemin üretebileceği bilginin, daima mevcut pratiğin belirli biçimlerine tabi olduğunu gösterir (her şeyden önce, mevcut üretim biçimine, yani doğayı dönüştürmenin egemen biçimine bağlı olarak). Fakat bu tarihsel sınırlar içinde, pratik yoluyla elde edilen hakikatler mutlaktır (bunların dışında bir hakikat yoktur). Göreli ve mutlak hakikat üstüne çok sık yanlış anlaşılan bu kuramında, Lenin, bilginin tarihsel koşullarının işte bu diyalektiğini ele alır.

Lenin, şeylerin “özü” de ya da “töz” de görelidir der; yalnızca insanın nesneler hakkındaki bilgisinin derinliğinin derecesini ifade eder: Dün bu bilginin derinliği atomdan öteye geçmezken, bugün elektron ve eterden öteye gitmemektedir, diyalektik materyalizm, insanlığın sürekli ilerleyen bilimle elde ettiği doğa bilgisinin kilometre taşlarının geçici, göreli ve yaklaşık niteliğini vurgular. Elektron atom kadar bitip tükenmezdir, doğa sonsuzdur, ama sonsuz olarak var olur (Lenin’in vurgusu, a.g.e. s. 250).

İnsanların tarihte, sonsuz bir gelişime tutulmuş bitimsiz bir doğaya sürekli “adaptasyonları” gibi pratikle ilişkilendirilmiş bilgi kavrayışının kaynaklandığı yer burasıdır (bkz: a.g.e., s. 174, 175-7, 260-1).

Belki de diyalektik materyalizmin özellikleri, daha yakından mercek altına alınmaya başlanmıştır. “Epistemolojik soru”ya cevap veren materyalizm, yasakladığı metafizik materyalizmden kaçayım derken bu kez de, bilimsel dogmatizme kapılmamalıdır. Bilgi tarihi, diğer bilimlerden daha fazla yeni bir “Mutlak Bilgi” teşkil etmez. Mevcut pratiğin “mutlak öz”ünü içermez: o, bu pratiğin bilimidir ve bu haliyle de mevcut pratiğin ve onun gelişiminin içinde kuşatılmıştır.

O halde, bilimler ile materyalist bilgi kuramı arasındaki ilişkinin aldığı biçim nedir?

Başlarken bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir: Materyalist bilgi kuramı, ne “bilimlerin bilimi”dir ne de “diğerlerinin üzerinde ve ötesinde bir bilim”dir (Zhdanov). Kendisinden, çıkarım yoluyla bilimlerin keşfedeceği doğruların yerini alabilecek olan, bilimsel bulgulara ulaşabileceğimiz ilkeler seti de değildir. Materyalist kuramı, kökten bir biçimde geleneksel felsefenin bilgi kuramlarından ayıran nokta da budur. Kant’a, Newtoncu fiziğin yasalarını (Doğal Bilimlerin Metafizik Unsurları’na bakınız), Hegel’e matematiğin, fiziğin, biyolojinin, tarihin vb. bilimsel kategorilerini, Husserl’a ise, bilimlerin nesnesinin temsili bölgelerini ve yapısını a priori olarak çıkarsama izni veren bilgi teorisi.

Ne var ki, her ne kadar Marksistler materyalizmi “bilimlerin bilimi” olarak göremezlerse de, “materyalizmin bilimler tarafından doğrulandığını” söylerler (Engels, Lenin, Stalin). Bu ne anlama gelir? İki anlama: Materyalizm bilimler tarafından ve bilimler içinde doğrulanır.

Bilimler, materyalist bilgi kuramını, kanıtlanan bir dizi önerme ya da ilgili alanlarda ortaya konan bir yasalar bütünü olarak doğrulamazlar; bilimler, son analizde ancak gerçekliğin otoritesine girerek ilerleme kat ettikleri için, materyalist kuramı da pratik olarak doğrularlar.

Başka bir anlamda bilimler, materyalist bilgi kuramını kendi alanlarında şu şekillerde doğrular: 1) Alt düzeydeki yaşam formlarının (örneğin fiziksel parçacıklar) daha üst düzeydeki formların belirlenimleri (örneğin, özgürlük) açısından herhangi bir yararının olmadığı; 2) Tam tersine daha üst düzeydeki yaşam formlarının (biyolojik varlık, bilinç gibi), kendilerini destekleyici yapıların (fiziksel ve kimyasal koşullar, biyolojik ve sosyal koşullar) gelişmesi sayesinde meydana geldiğini göstererek.

Öyleyse gerçekliğin öncelliği, bilimler tarafından ve bilimler içinde iki farklı düzeyde doğrulanır. İşte bu çifte kuşatma (bilimlerin ilerlemesinin materyalizmin ilkelerinde ve bu ilkelerin kendilerinin de bilimler tarafından keşfedilen gerçeklikte kuşatılması) materyalizmin felsefi ve bilimsel doğasını, ilk bakışta Stalin’in şu cümlesinde yakalamayı mümkün kılmaktadır: Materyalizm “bilimsel felsefi kuramdır” (Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm).

Bu şekilde anlaşıldığında materyalizm bilimlerle temel bir ilişki içindedir. Onlara, asıl kendi doğalarını hatırlatarak varlıklarını sürdürmelerini ve ilerlemelerini sağlar.

Bunun önemini, materyalizmin aşağıda belirtilen bileşenlerini aklımızda tutarak daha iyi kavrarız:

  1. Tüm “tuhaf idealist tutumların” reddi (Engels): Bu zorunluluk yalnızca, bilimsel içeriğiyle sıkı bir uyum içinde olmayan, ama bu içeriğiyle sınırlı da olmayan her türlü kavramın reddedilmesini (bilimsel kavramların katılığı sorunu) değil, aynı zamanda tüm idealist felsefelerin ve klasik biçimiyle de, felsefenin kökten bir eleştirisini gerektirir: Kendisini açıklarken gerçekliğe bakmak zorunda kalmamak için, gerçekliğe dair bir “açıklaması olan” saf “kuram” ya da saf “yorum” olarak felsefenin eleştirisi, pratiklik ve doğrulama ölçütlerine uyma yükümlülüğünden muaf bir biçimde, kelimelere hükmeden ve kendisi için kelimelerin, dünyanın yerine geçti felsefecinin, yani sahte bir dünyanın kurgusal ürünü olan demiurge’ın (Platon’a göre evrenin yaratıcısı – ç.n.) eleştirisidir. Marx bu anlamda, “insan ‘felsefeyi bir tarafa bırakmalı’ … kendisini ondan kurtarıp sıradan bir insan gibi gerçekliği incelemeye adamalı… Felsefe ve gerçek dünyanın incelenmesi arasındaki ilişki mastürbasyon ile cinsel aşk arasındaki ilişki ile aynıdır. (Alman İdeolojisi, Marx ve Engels, Seçme Eserler, Cilt 5, Lawrence ve Wishart, Londra, 1976: 236. Felsefe konusunda bkz: a.g.e., s. 28, 36, 37, 45, 54, 101, 145, 171, 196, 236, 250-2, 282, 293, 330, 449, 461).
  2. Bilimlerin ve bilimlerdeki “krizlerin” idealist sömürüsünün gölgesi gibi, peşinde sürükleyen tüm bilimsel dogmatizmin eleştirisi. Gerçekliğin öncelliği, bilimin gerçekliğin tamamına hâkim olamayacağını ancak yaklaşabileceğini varsayar (Lenin). Materyalizm bilime ve insan pratiğine kendi sınırlarını (aşkın değil, tarihsel) hatırlatır ve kavramların, soruların ya da bilimsel veya toplumsal krizlerin “felsefî” sömürüsünü engeller. Yirminci yüzyılın başında felsefeciler yüksek sesle “atomun yok oluşunu” duyurarak “ilahî tecelli” diye buyurmuşlardı. Materyalizm, felsefeye (ya da dine) bu öz-çıkarcı kaçışı dışlar; bilimlerde ve tarihteki krizleri, Tinin “ilahî zaferi” olarak değil, bilimlerin ve tarihin somut gelişiminde bir uğrak olarak anlar.
  3. Her türlü soyut formalizmin reddi. Materyalizm her bilime kendi gerçek kaynağını hatırlatır: İnsanın dönüştürdüğü dünya. Hiçbir bilim, gerek kendi tarihi gerekse konusu açısından, kendi kökenini kendi içinde kavrayamaz ve kendisine tümüyle iç kurallarla tanımlanmış kapalı bir dünya oluşturamaz. Materyalizm her bilim ve her faaliyeti bağlı olduğu gerçekliğe sevk eder, bu bağımlılık birçok soyut vasıtanın ardında gizlenmiş olsa bile: Matematik için olduğu kadar mantık için de; estetik için olduğu kadar, etik ve siyaset için de bu böyledir.

Bilimlerin sonsuz gelişimini, bunun yanında “yaşayan tüm insan pratiğini” güvenceye almak (Lenin, Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm) ve bilimlere kendi temel gerçekliklerini hatırlatarak, onları dogmatizmin ve idealizmin her türünden korumak – işte materyalizmin amacı budur.

Göreli ve mutlak doğru arasındaki ayrımın belirsiz olduğunu söyleyeceksiniz. Ben de şu şekilde cevap vereceğim: Bu ayrım, bilimin, kelimenin olumsuz anlamında bir dogma, ölü, donmuş ve kemikleşmiş bir şey haline gelmesini önleyecek kadar “belirsiz”dir; fakat aynı zamanda, bizim kendimizi fideizmden ve agnostisizmden, Hume ve Kant ardıllarının felsefî idealizminden ve safsatalarından, en kesin ve geri dönüşsüz bir biçimde koparmamızı sağlayacak kadar da “belirli”dir. (a.g.e., s.123; ayrıca bkz s. 129).

Umarız ne kadar yetersiz olursa olsun, bu kısa hatırlatmalar, Marksizm’in karakteristik özellikleri ile gücü ve üreticiliği hakkında bir fikir verebilir. “Bilim için yöntem”, “eylem için rehber” ve “bilimsel ve devrimci kuram” olan Marksizm, bilimsel faaliyetin en zorlu taleplerini seslendirirken aynı zamanda, bunları insan tarihine ve pratiğine bağlayan bağı da dile getirir. Günümüzde “kulaktan duyma yollarla öğrenilmek”ten daha fazlasına layık olan bir doktrinin saygınlığı için gerekenler arasında bunlar yer alır: çünkü o dikkatli ve özenli bir çalışmayı hak etmektedir.

[KAYNAK: sendika.org Kaynak: Louis Althusser (1953/1997), On Marxism, Early Writings, The Spectre of Hegel içinde, çev. G.M. Goshgarian, Londra: Verso Yayınevi]


Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses