06222021Sal
Last updatePz, 18 Nis 2021 12pm

Şu Pencinariler meselesi

İsmail Beşikçi gündeme getirdiğinden beri birçok yazı yazıldı bu konuda. Ancak İsmail hoca tarihçi olmadığından ve Kürtlerde gerçekten tarihçi olduğunu düşündüğünden olsa gerek bir takım yanlışlara düşmüş yazılarında. Ondan ilham alan ve sadece yazı yazmayı bilen herkes de bu cadı kazanına bir şeyler eklemekten geri durmamış. Şimdi ben içeriden biri olarak kendi köklerimin yaşadıkları üzerine bir şeyler yazmanın mecburiyeti içinde pencinarilerin gerçek tarihini yazma görevi üstleniyorum.

Pencinarilerin yedi kolundan biri olan Kürdikan klanına dayanır benim soyum. Eski zamanlarda Kürdika dediklerine dair bazı rivayetlerde var bizim kol için. Ama Kurdiki-Kürdikan bunların hepsini söyleyen var. En nihayetinde Kürt halkının ayağına pranga olmuş bu gericiliği tasvip etmediğimizden ötürü dağılması için kendi haline bıraktık. Devrimci ahlak bunu gerektirir. Ve bu sebepten isim telaffuzlarında farklılıkların oluştu. Ama Aşiretin ismi Pencinari dir. Bizim kolun ismi de Kürdikan dır. Bildiğim kadarıyla aşiret ismi içinde kürd diye anılan tek kolda bizimki. Tabi Kürdiki ya da Kürdikan olarak anılmak bir şeyi değiştirmiyor.

Zati biz sanıyorduk ki, bu gerici feodal yapılar dağılacak yerine kör topalda olsa bir ulus inşa edilecek. Ama nedense pazarlık esnasında bu yapılara devlet kadar Partide büyük değer biçmeye başladı. Siverek ve Hilvan da toprağa düşenlerin kemikleri sızlıyordur heralde. Demokratik ulusu geçtik, bildiğimiz burjuva ulus kavramına bile hasret kaldık. Bu konuyu da en son kapanışta tekrar ele alacağım. Ama giriş babında bir şeyler söylemek gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar bir grup Kürt milliyetçisi aşiretlerin Kürtler üzerinde derin etkiler yaratacağı gibi saftirik bir düşünceye sahip olsa bile aşiret yapıları gericiliğin merkezleri olmaktan kurtulmayacağı aşikardır. Aşiretin ilericisi olmaz. Aşiretlerin bugün siyaseten ya da sadece yanlış hesap gereği destek vermesi ya da karşıt olması gelip geçicidir. Bu yüzden bu aşiret mantığını toptan ret ettiğimi, bizimki dahil tüm aşiret aklının gerici olduğuna inandığımı daha bu tartışmanın başında belirtmek istiyorum. Kimin aşiri olduğunuzun bir önemi yok. Dedelerinizin ne denli kahraman ya da alçak olduğunun da bir önemi yok. Alimden zalim, zalimden alim çıkıyor bizim coğrafyamızda. Bu yüzden çok övünmeyin ya da kahrolmayın derim aşiretsel bağlarınızdan ötürü.

Nerede bir işbirlikçiden bahsedilecek olsa iş gelip bizim Cemile Çeto’ya dayanıyor. Sanki Cemil olmasaydı kürdistan kurulmuştu gibi bir algı var. Açık konuşmak gerekirse cevabı içinde bir sorudur Kürtlerin neden uluslaşamadığı sorusu. Bu aşiretler üzerinden açığa çıkarılmak istenen yapı Kürt uluslaşmasının önündeki en büyük engeldir. Yani “hangi aşirdensin?” sorusundan sonra boşu boşuna Kürkçülük yapmayın çünkü bu sorunuzla zaten uluslaşmanın önündeki en büyük engel sizsiniz. Bize aşiretçiliğin gericiliğini anlatıp duran siyasi abilerin korucu aşiretlerle oturup onlara muhataplık vermesi, nasıl bir gericiliğin her yeri sardığının en belirgin ispatı olsa gerek. Pencinariler mevzusunun altında da aynı şey yatar. O yüzden ibret alınası konu Pencinariler değil bugün bu yönlü aşiretçilik faaliyetlerine devam edenlerdir. Açık ki sömürgecilik faaliyetlerinin esas dayanağı kabileler ve cemaatlerdir. Sömürgeciliğin bir bölgeye girerken ilk araştırmalarını bu alanlarda yoğunlaştırması bunun en büyük ispatıdır. Arap ülkelerinde aşiretler üzerinden yürütülen sömürgeci faaliyetlerin Türkiye gibi ülkelerde Nurculuk gibi benzeri yapılara dayanması da bunun göstergesidir. Gelelim bizim yaramıza.

Pencinariler 1880 yılında 400 çadırlık bir aşirettir[1]. 400 çadır demek en az iki bin kişi demektir. Bunlar göçebe olanlardır. Aynı zamanda dağınık halde bulunan ve göçmeyen yapılarda vardır ki onlarla birlikte çok daha kalabalık bir kitleye denk gelmektedir. Bütün Garzan bölgesinin nüfusu zaten 13.000 kişidir. Yani bölgede hatırı sayılır bir çoğunluk Pencinaridir.  Hazır yeri gelmişken şu Kürtçe isim uydurma geleneğinin en gudubet hali Garzan bölgesi neresidir sorusuna da cevap bulalım. Garzan bölgesi Siirt sancağına bağlı bugünkü Kurtalan ilçesinden daha büyük bir alanı kaplar, mesela Kozluk bu bölgeye bağlıdır. Ayınkasır köyünde bulunan merkez daha sonra Misiric köyüne taşınır. Ancak Misiric köyün adıdır, Kurtalan’ın ismi değildir. Kurtalan olarak değiştirilen bölge ismi Garzandır.[2] Tarih konusunda ne denli iyi olduğumuzun en güzel göstergesi de Garzan neresi sorusuna vereceğimiz cevap olsun.

Aynı yaylakları pencinariler ile birlikte Alikan, Reştokan, Piran ve Melkişan aşiretleriyle paylaşmaktadırlar. Alikan aşireti, Pencinari aşireti ile aynı yaylayı paylaşan en büyük ikinci aşiretti. Bu sebepten ötürü aralarında sürekli bir çatışma riski ve zaman zaman çatışmalar yaşanır. Bu çatışmaların çoğu Muş bölgesinde yaşanıyordu. Çünkü neredeyse bütün Garzan halkı Muş’a göç ediyordu yazın. Sadece Garzan halkıda değil aynı zamanda Bingöl ve Diyarbekirden de göçebe aşiretlerin bu bölgeye geldiği biliniyor. Aşiretler arasında sürekli bir iktidar mücadelesinin yaşandığını tahmin etmek çok zor değil. Yaylaların kullanımı konusunda olan tartışmaların zaman zaman çatışmalara sebep olması hayatın olağan akışı içerisinde gayet normal bir durumdu. Çocukları birbirini dövdüğü için kan davaları yaşamış aşiretlerin olduğu bir coğrafyada toprak için kavgaların olması gayet olağandır. Eme Qoze üzerine yazılan dengbej de sanki Aliye Unis ve Bişari Çeto’nun büyük bir kahramanı katlettiği gibi bir imaj ile bazı yazıların yazıldığını çok sık görmeye başladık. Özellikle bu Filite Quto kitabında Bişare Çeto ve Aliye Unis işbirlikçi olarak gösterilmiştir. İşte tarih biliminden anlamamak böyle ahmakça hatalar yapmaya sebep olur. Bişar ve can yoldaşı Aliye Unis aşiret reisleridir. Biri pencinarilerin diğeri Kavme Çiyaye’nin lideridir. Eme Qoze’nin yakalanmasında payları oldukları kesin ama bu durum ne Bişar’ı ne de Aliye Unis’i iş birlikçi yapmaz. Kaynak olarak Eme Qoze’nin annesinin dengbejini alan aklın kendine daha objektif bir taraf bulması gerekirdi. Bişare Çeto Garzan beyi, Aliye Unis Sason beyiydi. Ve Aliye Unis’in iki oğlu tam 12 yıl boyunca 1925 den 1937 kadar süren Sason isyanları diye bilinen en büyük direnişi sergilemiş dönemin en şerefli Kürtlerinin başında gelir. İki tane yeni yetmenin kalemiyle kirlenmeyecek kadar şanlı bir geçmişe sahiptir. Tarih bilmemek, bilmediği halde bilmişlik taslamak köylülüğün en büyük vesikasıdır. Neyse dönelim konumuza.

Abdülhamit iktidara geldiğinde Osmanlı devleti yıkılmak üzeriydi. Balkanlarda Panslavizm akımları zaten birçok açıdan sıkıntıların doğmasına sebepti. Ne var ki gayrimüslimlere özellikle Ortodokslara karşı büyük bir imtiyaz söz konusuydu. Başka türlü balkanları elinde tutması mümkün değildi. Ve bu yüzden azınlıklara daha çok hak vererek onları elinde tutmak istiyordu. Bu yüzden Ermenilere birçok hak vermişlerdi. Özellikle 93 harbi diye tarihe gecen büyük Rus-Türk savaşında Osmanlı büyük bir hezimet yaşadı. Birçok taviz vermek zorunda kaldı Rusya’ya karşı. Azınlıklar konusunda Ermenilere imtiyazlar sağlandı. Ermenileri el üstünde tutmaya başladı Osmanlı. Aynı zamanda dış borçları da ödeyememeye başlamıştı Osmanlı. İşte batılı ülkelerin baskısıyla Abdülhamit bütün dış borç tahsilatını Düyun-u Umumiye denilen 2 Türk ve 5 yabancı uyruklu kişilerin yönettiği oldukça enteresan ve Osmanlı imparatorluğunu adeta yarı sömürge haline getiren bir yapıya devretti. Bunlardan ötürü Kürtler, Osmanlının artık bir İslam devleti değil de Hristiyanların haklarını koruyan bir devlet olduğunu düşünmeye itmişti. Bu yüzden “Rome reş”  diye anılır olmuştu saltanat. Şeyh Ubeydullah isyanı da bu tezi işleyerek örgütlenmişti.

“Din elden gidiyor ve Osmanlı artık Hristiyanların esirdir.”

Çok kısa sürede başarıyı ve başarısızlığı yaşadı bu isyan. Ama sonuçları oldukça ilginçti. Osmanlıya karşı başlayan isyan bir anda İran’a yönelmiş ve orada devam etmiştir. Dahası padişah saraya çağırıp şeyh adına yemek verdirmiştir.

Aslında nasıl ele alacağımızı bilmediğimiz konulardan biridir şeyh Ubeydullah isyanı ve sonuçları. Çünkü bir garip isyan Osmanlı topraklarında başlıyor, İran’a sıçrıyor ve sonra padişahın sarayında ziyafetlerle başlayan bir tutsaklığa dönüyor. Buradan Şeyh’in isyanını yanlış değerlendirdiğim yorumu çıkmasın. Elbette Kürdistan tarihinin en büyük olaylarından biridir. Ama bitişi bakımından her seferinde aynı gafleti yaşadığımızı görün isterim. Sonuçları bakımından Şeyh’in isyanı en büyük etkiyi İstanbul sarayında yapıyor. Abdulhamit Kürdistan’daki durumun farkına varıyor ve Ermeniler ile Kürtler arasında bir çatışmanın iktidarı için gerekli olan kaosu kendine açacağını hesaplıyor. Ermeniler yenerse en azından Kürdistan Osmanlıya kalacak veya Kürtler mecburen Osmanlıya sığınacaklar hesabı yapılıyordu. Eğer Kürtler kazanırsa bu durumda da onların çocuklarını aşiret mektebleri ismi altında rehin tutup Aşiret reisleriyle bir ara yol bulacağını düşünüyordu. Bu yüzden Ermenilere birçok hak verilmişti özellikle Yeşilköy anlaşmasının 16. Maddesi ve Berlin anlaşmasının meşhur 61. Maddesi şuydu:

“Madde : 61: Bab-ı Ali  (Osmanlı  Devleti) Ermeniler’in  yaşadığı  eyaletlerde  yerel  ihtiyaçların  gerektirdiği   reformları  geciktirmeden yapmayı  ve  Çerkes  ve Kürtlere  karşı  Ermeniler’in   huzur  ve  güvenliğini  sağlamayı  taahhüt  eder. Bu hususta alınacak  önlemleri   büyük  devletlere   bildirecektir  ve devletler  de  alınan  önlemlerin  uygulamasını   gözetleyeceklerdir.”

Elbette bu Ermenilerin imtiyazlı bir uygulamaya geçildiğini kanıtı değildi. Ancak en azından Ermenilerin hakkını soranlar olduğu için Osmanlının tutumu daha yumuşaktı. Sonuç olarak Ermeniler mücadeleyle bağımsız olabileceğinin hayalini kurarken, Kürtler hala Osmanlının emperyalist bir devlet olduğunu algılayabilmiş değildi.

Şeyhin isyanı sonrası ilk iş Kürt ağalarının aşiret reislerinin iskan edilmesiydi. Bu vesileyle Pencinarilerin lideri iskanın oğlu Çeto ağa önce Diyarbekir’e ardından Sivas’a sürgün edilir. Daha sonra padişah bu uygulamadan vazgeçer ve herkes kendi evine geri döner. Zorunlu iskan süreci aşiretlerin yapısını anlaşılmasını sağlar. Aşiret reisinin ne önemli bir şey olduğunu bu şekil farkına vardıklarını varsayabiliriz. Çünkü Osmanlı siyaseti bu sürgün olaylarından sonra komple değişir. Dağıtmak-sürmek yerine kendi içine alarak değiştirmeyi daha doğru bir yöntem olarak benimser. Ama yine de izinsiz Siirte dönen Çeto ağa cezaevine atılır.

Çeto ağa cezaevindeyken Bişar aşiretin yönetimini ele alır. Zaten genel anlamda Osmanlının, Bedirxan bey isyanından sonra askeri zor dışında bir varlığı kalmamıştı Kürdistan da. Hele ki 93 harbi sonrasında neredeyse silinmiş durumdaydı ve bu yetmezmiş gibi Düyun-u Umumiye gibi leş bir emperyalist kurum peydah olmuş ve resmen Osmanlı yarı sömürge bir hale gelmişti. Bu boşluğu fırsat bilen Bişarda birçok kamu görevlisini satın almış bir kısmını da korkutmayı başarmıştı.

Düyun-u Umumiye denen leş yapı, tuz ve tütün üzerinde bir tekel oluşturmuştu. Kendi tahsilatını kendi yapan ve hatta kendi korumaları olan bir yapıdaydı. Bişar’da işte bu ikilikten yararlanıp Düyun-u Umumiye’nin mallarını gasp ediyordu. 1888 yılında kendisini tutuklamaya gelen Bitlis Zaptiye alayı bölük ağası Hacı Hasan’ın yolunu kesip vurur. İşte ilk büyük eylemi bu Bişar ağanın. Abdülhamit’in dikkatini de burada çekiyor. Abdulhamit yeni bir Kürt isyanından korktuğu için böylesi öne çıkan ve gözü kara olan ağaları hemen derdest etmenin yollarını arayan bir padişah olduğu için genelkurmaya direk talimat veriyor Bişar ağayı yakalaması için. Bu işlere başlamadan önce Aynkasr da kendine oldukça korunaklı bir kale inşa ettiriyor Bişar ağa. Yani Bişare Çeto aslında hazırlıklıdır ve bir plan dahilinde yoluna devam eder. Bir bölük askerin peşinde olmasına rağmen çok uzun bir süre yakalanmıyor. Bu onun yeni bir isyan lideri durumuna getiriyor doğal olarak. Yani sanılanın aksine Bişar ağa aslında Kürdistan da büyük nam salıyor.

O dönemin mantığını anlamadan, bugünden bakarak Bişare Çeto ve benzeri olayları algılamak mümkün değildir. Merkezi iktidarın yok olduğu, Rusların Ermenilere hamilik ettiği bir bölgede büyük bir siyasi rant doğmuştu. Bişare Çeto Osmanlı bölük ağasını öldürmüştü ama bölük ağalarının bir çoğu zaten satılmıştı. Sarayın içindeki herkesin işbirliği içinde olduğunu, Osmanlının bir yarı sömürge durumunda olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda ister istemez yerel güçlere ihtiyacı olduğu görülecektir. Bişar yerel anlamda en güçlü aşiret lideri olarak öne çıkıyordu. Hamidiye alayları döneminde Aşiret liderlerinin çocuklarının aşiret mekteplerinde adeta bir prens çocuğu gibi karşılandığını ve eğitildiğini unutmayalım. Elbette bu aşiret mekteplerinin esas amacı eğitmek değildi. Aşiret mektepleri bir yanıyla Hamidiye alaylarına katılan ağaların çocuklarını rehin tutan kurumlarken, diğer yanıyla sadakat gösterenler için bir yükselme yeriydi. İşte bu yüzden aşiret reislerine karışmak o kadar da kolay değildi. Devlette bu gücü yanında görmek istediği için dikkat çeken aşiret liderlerine biraz daha fazla müsamaha gösteriyordu. 1889 yılında Bişare Çeto bu yönüyle de dikkat çekmeye başlamıştı. Hem Osmanlı yeni bir Kürt isyanını kaldırabilecek bir durumda değildi ve hem de Bişare Çeto ile baş edebilecek durumda da değildi. Kaldı ki Bişar Osmanlı malına saldırmıyordu. Düyun-u Umumiye’yi soymak çok daha kolay ve cazip geliyordu. Ama gerektiğinde Osmanlı mallarını da çalmaktan çekinmeyecekti.

1889 yılının sonunda yakalanıp mahkemeye çıkarıyor Bişar ağa. Devletin ona olan ihtiyacını da bildiği için ve devlet mantığında bir değişim başladığı için devletle bir denge politikası güdüyor. Bundan sonra olaylara karışmak yerine daha usturuplu bir bey olacağının sözünü veriyor. Serbest kaldıktan sonra ilk işi evinin pencereleri demirden mazgal yapmak oluyor. Hamidiye alaylarına katılmayı ret ediyor. Ama babası öldükten sonra da uzun bir süre sessizliğe bürünüyor Bişar ağa. Bu süreç içerisinde de yaylakları paylaştığı Alikanlar ile bir çatışma süreci başlıyor. Bu çatışma sürecinde Çiyayilerin lideri Aliye Unis Bişarın yanında yer alıyor. Aliye Unis daha öncede dediğim gibi Kürdistan tarihine adını yazdırmış ender liderlerden birisidir. Sadece o değil oğlu Mıhammed ve Abdurrahman tam 12 yıl boyunca Sason da isyana liderlik etmiş eşsiz kahramanlardır. 1901 yılında Bişara Çeto’nun sessizliğinin sebebi anlaşılıyor. Etraftaki aşiretlerle anlaşmış ve bir isyanın fitilini ateşlemeyi kafaya koymuş durumdadır. Zaten de o sene Aynkasır da Osmanlı ordusuyla büyük bir çatışmaya girer Bişar ağa. 1 bölük olan Garzan askeriyesi 3 bölüğe çıkarılır ama yine de Bişare Çeto Aliye Unis ve diğer aşiret reisleriyle baş edemez devlet. Bitlis valisi silahla çözüm bulamayacağını anladığında masaya oturmaya karar verir ve çatışmalara son vermesi karşılığında Bişar ağa ve diğerlerine karışılmayacağı sözü verilir. Ve hatta Bişar ağaya oradaki idari işlerde rol verileceğine dair devlet garantisi verir. Öyle de olur.

Burada bir şeye dikkat çekelim. Aynkasır da büyük bir çatışma yaşanır. Bilinen anlamda reisler bu çatışmanın içindedir. Mehmed, Halil, Ali Yunus, Halid, Derviş, Hüseyin, Ömer ve Cemil diye isimlerin ve bir 10 kişinin daha köşkte olduğu devlet kaynaklarında geçer[3]. Buradaki isimler Pencinarilerin yedi klanının reisleri ve kavme çiyayinin lideri Aliye Unis dir. Ve yine bu toplantıda Reşkotan aşiretinin de olduğu Halil beq’in katıldığı devlet arşivlerinden sonraki isyan sırasındaki desteklerinden anlaşılmaktadır. Buradaki toplantıya baskın yapılması, sıradan bir toplantı olmadığının göstergesidir. Reislerle oturan diğer reislerin kim olduklarını bilmiyoruz ama ihtimal ki başka aşiret reisleridirler. Bizim atalarımızdan bir kısmı bu işin içinde Alikanların lideri Osman ve Bişar ağanın kuzeni Mehmed’in ispiyonculuğu söz konusu olduğunu söyler. Gerçekten de bu süreçten sonra aralarında sürekli bir çatışma yaşanır. O zamanlar Alikanlar’ın lideri olan Osman ağa ve Bişar’ın amca oğlu Mehmet ile ittifak halindedirler. İkisi birlikte Osmanlıyla iyi ilişkiler geliştirip Bişar’ı bitirme planları yaparlar. Osmanlı devletiyle anlaşmayı doğru bulurlar. Ama planları umdukları gibi gitmez ve ikisi de tutuklanarak cezaevine konurlar.

Bu çatışma Garzan bölgesinde bir isyanın yaşanmasına sebep olur. Bu isyan tam üç yıl boyunca sürer. 1 bölük olan asker sayısı önce 3 bölüğe daha sonra 4 bölüğe çıkarılır. Ama yine de Garzan bölgesinde sonuç alamaz devlet.

1903 mart ayında tamda Osmanlıya yakışır bir şekilde Bişar ağanın Karısı ve çocuklarını rehin alır devlet. Tam 20 kadın ve çocuk gözaltında tutulur Zoqe de. Bunun üzerine Bişar kalabalık bir grupla Garzan kaza merkezine baskın düzenler ve kadınları kurtarır. Bu durum tek başına Garzan isyanının ne kadar güçlü bir yapıda olduğunu göstergesidir. 1904 senesinde çıkan çatışmalarda artık Bişar’ın çok büyük bir gücü olduğunu gördüler. Bunun üzerine devlet ilk kez Bişar ile masaya oturur. Hakkında ölü ya da diri ele geçirilmeli denilen Bişar büyük bir başarıyla Osmanlı imparatorluğunu dize getirir. Ve Bişare Çeto’yu Garzan Beyi olarak tanır devlet. Ancak bu Osmanlının bir oyunudur. Devlet zaman kazanmaya ve çok daha güçlü bir şekilde bu isyana yönelmeye niyetlidir. Ne var ki Bişar Ağanında zamana ihtiyacı vardır. 3 yıllık direniş oldukça zor şartlar altında geçer. Bu dönemde bir binbaşını onlarca askeri öldürmekten sorumlu tutulur. Affın gelmesi herkesin işine geleceği için ve gerçekten bir çok anlamda tavizler kopardığı için önemli bir gelişmedir yaşananlar.

Eme Qoze olayı da bu dönemde yaşanır. Eme Qoze Valinin eşyalarını ve bir rivayete göre karısını da kaçırır. Ve Osmanlı devleti yerel güçlerden yardım ister. Sadece Reşkotan, Çiyayi ve Pencinariler değil aynı zamanda Alikanlardan da bir grup Eme Qoze’nin üzerine gider. Aldıklarını vermesi durumunda çatışma yaşanmayacağını söyler ama Eme çatışmayı tercih eder. Orada yaratılan ortamın önemini kavramamıştır Eme Qoze.

Buraya kadar olan kısım birinci Garzan İsyanı dönemini anlatır. Bu süreçten sonra çok daha büyük bir isyan süreci başlayacaktır. Onu da ikinci yazımızda ele alacağız. İkinci yazı bir ay kadar sürecektir. Çünkü bazı çelişkili durumlar olduğu için devlet kaynaklarından daha detaylı bir incelemeye muhtaç süreçler var. Yine yaş itibariyle bu dönemi hatırlayan bir Pencinari anasıyla görüşmeye gideceğimi ondan sonra bazı konularda daha kesin bilgiler edinip paylaşacağımı söylemek isterim.

Aşiretçilik gericiliğin odağıdır. Yazdıklarımı okurken bunu aklınızdan hiç çıkarmayın. Koskoca muş ovasını paylaşamayan Alikanlar ve Pencinariler bunun en güzel örneğidir. He içimizden bir kısım insan ama bizim aşiret çok ilerici davranıyor diye bilir. Bunlar ancak çıkarlar öyle gerektirdiği sürece devam edecektir bunu da unutmayın. Bu yüzden bu yazının aşiretleri övdüğü gibi bir yanlış kanıya kapılmayın.

 

 ----------------------------------------

 

[1] Vital Cuinet, 1833-1896 yılları arasında yaşamış Fransız araştırmacı ve yazardır. 18. yüzyıl başlarında Düyun-u Umumiye adına Osmanlı kentlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel envanter çalışmalarını yapmakla görevlendirilmiştir. Düyun-u Umumiye, Vital Cuinet’e bu çalışmayı yaptırarak Osmanlı'ya borç vermeden önce Osmanlı'nın ekonomik yapısı hakkında bir envanter çalışması yaptırır.

Vital Cuinet'in yaptığı bu çalışmalar daha sonraları 1892'de Paris'te, La Turquie d'Asie Géographie Administrative [Asya'nın Türkiye'si - İdari Coğrafıya(sı)] ismi altında kitap olarak yayımlanmıştır. Bu kitapta sancakların ve sancaklara bağlı kazaların coğrafi, idari, nüfus, etnik ve dinsel durumu, kısacası, "Küçük Asya'nın her taşrasının tarifli ve mantıklı istatistiği" yer almaktadır.

[2] Türkiye`nin İdari Taksimatı (1920 - 2013) 13. Cilt Türk Tarih Kurumu yayınları sayfa 184-185

 

[3] BOA, Dahiliye Nezâreti Şifre Kalemi (DH.ŞFR.), 266/104, R. 26 Eylül 1317 (9 Ekim 1901).


Yorumlar   
+1 #5 Umut 24-05-2021 14:51
Merhaba ben umut Erçin PENCENARİ aşiretinden malafarolardanım benimle iletişime geçebilme şansın var mı ?
Alıntı
+1 #4 Super User 11-04-2020 23:33
Alıntılandı Tahir:
Ben iktisat mezunu mali müşavir olarak çalışan pencenari ailesinin mala faro kolundayım.Garzan isyanları ve cemile çeto adlı bir kitabım yayınlanmıştır.sizinle tanışmak görüş alış verinde bulunmak beni sevindirir.selamlar Tahir eren

tahir eren merhaba
adresine iletişim bilgilerini yazarsan seninle iletişime geçerim. sevgiler selamlar
Alıntı
+1 #3 Tahir 09-04-2020 21:32
Ben iktisat mezunu mali müşavir olarak çalışan pencenari ailesinin mala faro kolundayım.Garzan isyanları ve cemile çeto adlı bir kitabım yayınlanmıştır.sizinle tanışmak görüş alış verinde bulunmak beni sevindirir.selamlar Tahir eren
Alıntı
0 #2 Super User 07-12-2018 19:34
mahir merhaba
kurdikanlar hakkında geniş bir yazı hazırlıyorum takipte kal
Alıntı
+2 #1 Mahir 11-11-2018 07:50
Abi merhaba bende kurdikanlıyım. Kurdikanlar hakkında bilgin var mı?
Alıntı
Yorum ekle


Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses